Çocukluğum ve İlk Aşkım…TARABYA

Koşuyolu Mahallesi – Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi – 2. Dönem

“Anı” ödevi…(Hatırlayabildiğimiz en küçük yaştaki çocukluk anılarımız)

——————————————————————————————-

Çocukluğum….Hem masallardaki gibi beni büyüsünün içine çeken  hem karabasan gibi beni çepeçevre sarmalayan…Küçücük yaşlarımda büyümek zorunda kaldığım, büyüdüğümdeyse  hala büyüyemediğimi keşfettiğim geçiş dönemim…O dönemlerden hatırlayabildiğim günlerimse,  benim hayatın her zorluğunda ayakta durmamı sağlayan Tarabya’da geçirdiğim çocukluğum… İlk aşkım, sevgilim… Eflatun rengi gökyüzü altında, doğayı, denizi, sevgiyi, her  türlü güzelliği bir arada bulduğum, paylaştığım çocukluğumun masal şehri…Yeşille mavinin, güneşle ayın, yakamozla yağmur damlalarının birbirine kavuştuğu, hanımelilerin ıhlamur, iğde ve yasemin kokularına karıştığı, buram buram mis kokulu  yarim…

Büyüklerin sıkıntılarından, kaygılarından, tasalarından, acı ve hüzün dolu ortamlardan bihaber, olanca neşemizle ve hayret dolu merakımızla heyecanlı ve kaygısız  günlerimiz ve  çocuk gibi çocuk olmaya ve çocukluğumuzu elimizden geldiğince yaşamaya çalışan ben ve küçük erkek kardeşim…Denize, doğaya olan sevdamın başladığı o yeşil vaha, dünyadaki Cennet… Tarabya.

El değmemiş bakir güzelliği içinde huzur için yaratılmış ve insanların dostça yaşadığı, İstanbul’un karmaşasından ve hoyratlığından uzak kalmış sakin semti….Küçük ama çok güzel bir koyun etrafına yerleşmiş bir masal kenti…Sahil boyu güzel yalılar, hayranlıkla seyrettiğimiz heykellerle dolu yemyeşil bahçeler….Sahildeki  ağaçlıklı küçük park… Deniz kaymak gibi su yeşili, üzerinde kotralar, rengarenk kayıklar, havada martılar, güneş pırıl pırıl, parkta bizler, annelerimiz kenarlarda sohbette, dünyanın en güzel manzarasının içinde yaşayan canlı portrelerdik biz… En çok da Necdet Tosun’du bizi parka çeken elbette…Annemle sahil boyunca yaptığımız yürüyüşlerin sonunda ya da  her akşam babamı beklemek için sahile indiğimizde uğradığımız parkta, Türk sinemasının tonton şekeri Necdet Tosun’u görürdük mutlaka, Biz minikler onu görünce deli olur,  etrafında dört dönerdik, bize bir nazar etsin, bize birazcık gülümsesin diye…Sinemada gördüğümüz kahraman bizimleydi, gözgözeydi, bu ne müthiş bir şeydi…O da bizleri kırmaz ve hepimize gülücükler saçardı…

Parka gitmeyi en çok denizi seyretmek için isterdik, o eşsiz ve engin,  gün gelir su yeşili, gün gelir derin mavi , gün gelir buz beyazı arasında gidip gelen renkli parlak sular bizi cezbederdi….Kaymak gibi pürüzsüz yüzeyi üzerinde oynayan güneş ışınlarının gözümüzü kamaştırması,  ufak dalgalarla sahile vurup, elimizi, yüzümüzü okşaması, iyot kokusu ile taze ferahlık hissini bırakması bizi kendine hayran bırakmıştı…Rengarenk yatlar, kotralar, hele hele balıkçı sandalları, cıvıl cıvıldı denizin üzeri….Ama en çok denizin ortasında minik bir ev vardı, gizlice orayı kendime saklamıştım, hep o evi gözetler, kime ait olduğunu merak eder ve bir gün ben de orda yaşamak isterdim, en azından  büyüyünce böyle bir evim olsun diye hayaller kurardım…Ama büyüdük ve öyle evlere sahip olabilmenin zorluğunu öğrendik maalesef, zaten o ev’de yok artık  o sahilde….

Tarabya’da, Boğaz’da yaşamanın en güzel yanı da denizdi zaten… Sessiz ve sakin, bir anne şefkatiyle sizi sarıp sarmalamak için orda sizi bekliyordu..Korkusuzca  Boğaz’da yüzmenin, hem de akıntıya karşı durabilmenin  keyfini yaşadık orada biz…Hafta sonları ya da izin günlerinde ailecek sahile iner ve denize girerdik…Boğaz’ın o engin lacivert koynuna bir çırpıda atlar,  akıntısına karşı yüzmemiz için bizi cesaretlendiren babamıza karşı olanca gücümüzle bıcı bıcı yüzerdik, bir yandan da az ilerdeki leyli bir kız kolejine ait  beyaz boyalı, hertarafı kapalı, sadece önden giriş kapısı olan ve çıkışı denize açılan kulübeye okul kıyafetleri ile giren kızların, enterasan mayoları ile birer birer denize atlayışları ve o cıvıl cıvıl gülüşlerini izlerdik, bize fazla alafranga gelirdi ve de gizemli…Bir yanımızda neşeli genç kızlar, biraz ilerimizde Tarabya oteli’nin denize karşı vakur duruşu içinde şık giyimleri içerisinde İstanbul’un elit insanları….Güneşin batışına karşı içkilerini yudumlarken, bizler sahilde denizin keyfini çıkarırdık….

Ankara’dan 3 yaşında İstanbul’a gelmiş ve 1 yıl Şişhane’de oturduktan sonra Tarabya’ya yerleşmiştik. Tarabyanın merkezinde, dükkanlardan hemen sağa giren yolun biraz ilerisinde,  Tarabya İlkokulu’nun üst kısmında meşhur Cevat Acar villalarından birinde yaşıyorduk… Geniş ve yemyeşil bir bahçe içinde, denize bakan ve her tarafı güneş gören güzel bir evdi bize kucak açan… Evimizin en sevdiğim yanlarından bir tanesi  de sokağın evimize bakan tarafına dikililmiş çitlenbik ağaçlarıydı,  minik ellerimizle zıplayıp küçük siyah meyvelerini toplayıp yemeyi çok severdik, büyüdüğümüzde alıp kendi bahçeme dikmek için sonradan seralarda çok aradım ama ne yazık ki bir türlü çitlenbik ağacına rastlayamadım…Ama Tarabya’nın sessizliğini, sakinliğini, korku duymadan bahçelerden bahçeye geçip gezebilmeyi, birbirini tanıyan ve güvenen insanlarını, minik sokaklarını, dik merdivenli yollarını, birdenbire büyük bir koruya açılıveren arka bahçeli evlerini çok sevdim…

Babamın işi nerdeyse İstanbul’un öbür ucundaydı, Yeşilköy Hava Alanında… Havacıydı, sonradan benim ve kardeşlerimin de olacağı gibi, Erkenden gider, geceleri çok geç gelirdi… Biz hep annemizleydik…Genç, güzel ve mahzun, yalnızlığını, mutsuzluğunu, hayal kırıklıklarını bizim varlığımızla gidermeye çalışan gönlü sevgi ile dolu annemiz bizim tek güvencemizdi…İki kardeş birlikte oyun oynamayı çok severdik, bahçemizde koşuşturup durur, fırsat buldukça bahçedeki domates ve salatalıkları talan ederdik…Zavallı kadıncağız öğlenleri bizi zorla uykuya yatırmaya çalışır, hatta odaya kilitlerdi, biz olanca haylazlığımızla ne yapıp eder odadan kaçardık, bahçeye açılan pencereden dışarı çıkar dağ bayır dolaşırdık…

Hiç unutmam, evden kaçtığımız bir gün eve döndüğümüzde evin kapısı açılmayınca ne yapacağımızı şaşırmış, hayattaki ilk korkumuzla yüzyüze gelmiştik…Terkedilme, yalnız kalma korkusu….Oraya koşmuş, buraya koşmuş, etrafa bakmış, ama annemi bulamamıştık….Kalbimizin nasıl sıkıştığını, nasıl yokluk, hiçlik korkusuyla boğuştuğumuzu hala hatırlar ve o eski korkuyu istemeden bir kez daha yaşarım…Birini kaybetme korkusu, bir daha hiç görememe korkusu…Meğer ne kadar zormuş, bunu küçük yaşta yaşamak insanı nasıl da kötü etkiliyormuş o gün anladım…Gözlerimizde yaşlar, burnumuzdan akan sümüklerle, ağlaya zırlaya, biraz uzaktaki komşumuz Saniye teyzeye sığınmış, onun bizi  zorla teskin etmesinin ardından, sakin, yumuşak ve sevecen sesiyle anlattığı masalın eşliğinde hıçkıra hıçkıra uykuya dalmış ve uykumuzda sıçraya sıçraya zorla teskin olmuştuk…Uyandığımızda annemin kolları arasında bulunca kendimizi, nasıl mutlulukla karışık bir rahatlama yaşadığımızı, ona sımsıkı sarılıp, onun mis kokulu göğsünün içine sığındığımızı ve duyduğumuz güven hissini hiç unutmadım…Ve de zor zamanlarda Saniye teyzeye sığınabileceğimiz güvencesini de elbette…O hep bizim Saniye teyzemiz oldu, seneler içinde ziyarete gittiğimizde hep o anımızı anlatırdı bizlere, Tarabya’dan ayrıldıktan yıllar sonra bile, geçtiğimiz günlerde vefat haberini aldığımızda çocukluğumuzdan bir parçayı yitirmiş gibi eksik hissettim kendimi…

Babam uzakta çalışıyor ya, çoğunlukla da geç gelirdi ve gecenin karanlığında yollara düşerdi annem…Biz yalnız kalmaktan korktuğumuz için yanında giderdik, gene korkarak ama birlikte olmaktan güç alarak…Korkumuz sadece gecenin karanlığı değildi….Bir de “aslan” vardı, Cevat beyin köpeği… İsmi “aslan”dı ve de gerçekten aslan kırmasıymış, acayip iri ve kuvvetli bir köpekti, ondan herkes korkardı, kimseyi yanına ve koruduğu eve yaklaştırmazdı, birkaç kişinin kolunu, bacağını kopardığına dair hakkında rivayetler vardı,  ödümüz kopardı… Çerkez kızıydı annem ve Cevat bey de Çerkezmiş, tabii daha bir samimiyet oluşmuştu bu nedenle, eşi çok kibar bir hanımdı,  biz de evlerine gider gelirdik…O kadar mütevazi ve görmüş geçirmiş insanlardı. Onlara gitmek kardeşimle benim için başlı başına büyük bir maceraydı, Aslan vardı çünkü, biraz  korkuyla ve son süratle, annem yoldan biz set set bahçelerden geçe geçe giderdik onlara….Havlayarak geldiğimizi haber verirdi sahibine, bizse korkarak ve annemize yapışarak girerdik eve adeta…

Aslan bu gidiş-gelişlerimizden bizi gözüne kestirmiş demek ki,  bir akşam üstü çat kapı bize gelmişti…Annem camdan kocaman köpeğin geldiğini görünce bizi sessiz olmamız konusunda uyarmış, ve sessizce kapıyı açarak olanca  yumuşak ve sevecen sesiyle “-hoş geldin” deyip bir tabak yemek  koymuştu önüne…Sessizce tabağına bitirip giden aslan, sabahleyin gene gelmişti….Yemek yemek için değildi gelişleri aslında, çünkü sahipleri öylesine bakıyorlardı ki aslana, bizim yemeğimize asla ihtiyacı yoktu ama aslanla bizim aramızda çocukça bir bağ oluşmuştu….Böylece aslan bize gelip gider oldu….Ama asla onunla samimi olmadık, ona karşı saygıyla karışık bir sevgi besliyorduk…Uzaktan onu seyrediyor, onun bir aslan gibi kocaman oluşuna hayranlık duyuyor bir yandan da dışarıda bir yerde yalnızken  karşılaşmaktan da ödümüz kopuyordu…

Neyse, günlerden bir gün,  babamı karşılamak için bir gece sahile inmemiz gerekmişti, gece olabildiğince karanlık ve olabildiğince de yoğundu, o derece yoğundu ki, sanki karanlığı yırtıp aydınlığı görebilmek için elimizi ileri doğru uzatmış, körebe gibi ilerliyorduk, annemin elinde minik bir fener, toprak yolda, karanlıkta sessizce aşağı doğru inmeye çalışıyorduk,  bir yandan da gecenin serin ve ıslak nemi vücudumuza yapışıyor, aslan ile karşılaşma ihtimalinin korkusuyla da iyice birbirimize yapışık yürüyorduk… Birden yanımdan rüzgar gibi bir şey geçti, tüyleri elimin tüylerine dokundu, öylesine yakındı ki soluğumu tuttum, onun soluğunu duydum, diken diken oldu tüylerim, soğuk terler boşandı vücudumdan, Aslan’dı bu geçen, kalbim ata ata anneme söylemeye çalıştım söyleyemedim, bir müddet sonra arkamızda onun ayak seslerini duydum, aşağıya kadar bizi takip etti, ışıklı alana gelince ortadan kayboldu, neyse bir müddet sonra babam geldi ve tekrar aynı yolu yürümeye başladık, bir müddet sonra dikkat ettim ki ayak sesleri tekrar başladı,  eve kadar takip etti sonra bir çırpıda koşup gitti….

Bundan sonra her sahile indiğimizde bizim hemen arkamızda gölgelerin içinde gizli bir koruyucumuz oldu Aslan, sessizce bizimle aşağıya iner , bir köşede bekler ve sonra eve geri dönerdi…Bizi koruma altına almıştı, bunu öğrenmiştik artık… Öylesine bir sevgi ve saygıydı ki yaşanan sizlere anlatamam….Biz onun gücüne ve bağlılığına saygı duyuyorduk o da bizim sevgimize hayrandı…O da bize bağlanmış ve yediği her lokmanın karşılğını vefa duygusuyla ödemeye çalışıyordu…Evimize daha sonraları gelen karabaş’a da dostça davranmış ve ev içinde  bizi korumasına izin vermişti, evin dışında ise biz  Aslan’a aittik…Karabaşla çocuk gibi oynar, üstüne binip at gibi gezerdik, o da çocuk gibi oynardı bizimle, ama Aslanlayken başkaydı…O soyundan gelen bir asaletle, adına yaraşır bir vakurla, aradaki saygıyı bozmadan seviyordu insanı…Sevgisini de paylaşmayı biliyordu, çocukları çok seviyordu, kendisine iyi davranan insanları da çok iyi tanıyordu….Yıllar sonra Tarabya’ya gittiğimde sordum aslan’ı, keşke sormaz olsaydım,  ondan korkarak üzerine sopayla saldıran ve döven birinin kolunu mu bacağını mı ne, ısırarak koparmış, bu yüzden yakalanıp kilit altına mı alınmış, telef mi edilmiş tam öğrenemedim  ama sonuçta özgürlüğünü yitirmiş olduğunu öğrendim..Tarabya ile ilgili beni üzen hatıralardan biri de budur…

Korkutan hatıralara gelirsek eğer : Evimiz o kadar doğa ile iç içeydi ki, bahçeye inen merdivenleri,  kuytu olması dolayısı ile kendilerine yuva seçen  minik yılanlarla paylaşılıyorduk istemeden…Bir türlü kurtulamıyorduk onlardan, ama minik olmaları dolayısı ile de fazla önemsemiyorduk,  ama bir gün okuldan eve geldiğimizde bahçede arkadalarımızın çığlıkları ile beraber büyük bir yılan görünce biraz korkmuş,  ne yapmalı diye düşünürken, arkadaşlarımızın yılanı taşlarla öldürdüğünü görmüştük…Annem hem bize, hem de çocuklara çok kızmıştı, hem bir canlıyı öldürdüğümüz için üzülmüştü, hem de bir yandan da korkuyordu, zira komşularımız yılanların öç  alacağını söylemişlerdi, bizler de pek önemsememiştik doğrusu, ama sabah kalkıp da okula gitmek için kapıyı açtığımızda, açmamızla birlikte kapıyı kapatmamız da bir olmuştu doğrusu…Kapının iki yanına birer yılan çöreklenmiş, resmen pusu kurmuştu, kapıyı açtıkça dikilip tıslıyorlardı….Ne yapacağımızı bilemedik önceleri, ödümüz kopmuştu, tam bir hafta ön kapıyı kullanamadık, Allahtan evimiz tek katlı ve her tarafı terastı…Terastan inip bahçelerden aşağıya doğru ine ine, okula gidiyorduk…Bir haftanın sonunda yılanlar vazgeçmişti, biz de her canlıya saygılı ve dikkatli olmamız gerektiği konusunda güzel bir ders almıştık…

Tarabya ilkokulundaki günlerim ise hiç unutulmayacak günlerdi, onlar ayrı bir macera, annemin yedek öğretmen kadrosuyla bizleri okutması, benden bir yaş küçük olan kardeşimin benimle birlikte okula gitmek için diretmesi, her gün okula gelmesi, 23 Nisan’lardaki okul töreni, bayram alayı, melek kıyafetleri, rondlar, şiirler, bayrak taşımam, şiirler okumam, arkadaşlarım, öğretmenimin okuldan ayrılırken bana özenle bulunup kırmızı kurdela ile süsleyerek okumam için verdiği minik masal kitapları serisi, teneffüslerde okul bahçesindeki yeşil alana uzanıp yattığımız yerden yediğimiz kuzu kulakları, asma fidanlarının dişlediğimiz yeşillikleri, hanımellerinin çiçeklerinden emdiğimiz  balözleri, yüzüstü uzanmış uğur böceklerini takip ederken ensemizi yakan güneşin o tatlı sıcaklığı ve esen bahar meltemleri, okul gezisinde çıplak ayakla gezdiğimiz Tarabya koruluğundaki, ağzımızın kenarından sularını aka aka yediğimiz mor renkli koca böğürtlenler, kuş seslerinin o müthiş senfonisi, o ahengi, yeşilin, mavinin, kahverenginin, kırmızının, renklerin o müthiş armonisi, başdöndürücü güzelliği, odun diye bastığım nemli tahta parçasının, ölmüş bir yılan bedeni olduğunu anlayıp çığlığı basmam, teskin edici arkadaş  kolları, güvenilir, sıcak….İşte mutlu bir okul hayatının özeti…

Akşamları ve hafta sonları  evden çıkıp tepedeki sütçü teyzelere gidişimizse ayrı bir maceraydı.. Yemyeşil  bir tepede yerleşmiş, etrafta tavuklar, horozlar, inekler, kuzular, taze taze sağılmış buharı üstünde sıcacık sütler ve yumurtalar… Tom Sawyer, Huckleberry Finn ve arkadaşları gibi hissederdik kendimizi….Gerçekten de sütçü  teyze istediklerimizi hazırlarken, biz  onun çocuklarıyla birlikte, tepenin ardındaki o zamanlarki küçük bedenlerimiz için oldukça büyük vadiye kendimizi olabildiğince ağır çekim bırakır ve tepeden aşağıya yuvarlana yuvarlana,  her yanımız yemyeşil ve bahar tazesi kokusunda çimenlerle kaplı, sapsarı çiçek tozlarına bulanık, deliler gibi gülerek düşerdik….Hele bahar vaktiyse ve meyve ağaçları çiçeklendiyse, o zaman her yer uçuşan sarı-beyaz çiçek yaprakları ile baharın ortasında kış mevsimine dönerdi, sanki kar yağıyormuşcasına üstümüz beyaza bulanırdı…Vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık hiçbir zaman zaten zaman geçsin de istemezdik….Orda zaman mefhumu yoktu, saatlerce yeşil çimenler içinde sırtüstü yatar, ağzımızda papatyalar, gökyüzündeki bulutlara isim yakıştırırdık, yok o bir kuğu, yok bir kuzu….derken elinde çıngırağıyla teyze tepeden bağırır, elimizde sütlerle eve dönerdik istemeden….Çok güzeldi., çok…

Velhasıl, çocukluğum ve belki de ilk hatıralarımı hatırladığım Tarabya benim için çok özel bir yer olarak kalbimin bir köşesinde hep canlı bir biçimde yaşamakta….Küçücük gözlerimin ve kocaman yüreğimin  gördüğünce, paylaşılamayacak  acı hatıraların da, mutlu ve güzel anıların da yaşanıldığı büyülü evim… Bir zamanlar bana ne zaman “-nerelisin?”  diye sorsalar cevap veremezdim.…Nedense kendimi bir yere ait hissedemiyordum,  evet Ankara’da doğmuştum ama orası ile bağlantım, sadece, babamın astsubaylığı nedeniyle orada bulunduğu için doğduğum yerdi, baba tarafımın ya da anne tarafımın memleketi de bana bir şey ifade etmiyordu, memleketin olan yer , senin yaşadığın, havasını, suyunu paylaştığın, anıların olan, hatırladıkça burnunun direğinin sızladığı, hep gitmek istediğin, hep özlemini duyduğun  bir yer olmalı bence…Bu yüzden Tarabya  benim memleketim,  kendimi ona ait hissettiğim tek yer…

Çok az yaşamama rağmen çok sevdiğim, anılarımın olduğu, beni gizemli dünyasının içine kabul eden ve bana verdiği doğa, deniz, hayvan, insan, arkadaş, okul, okuma sevgisi ile benim yaşamımdaki her şeyin, beni ben yapan her şeyin temelini attığım ilk yer….İlk güveni, güvensizliği, ilk dostluğu, düşmanlığı, iyiliği, kötülüğü, yaşamı , ölümü, yalnız olabilmeyi deneyimlediğim, her negatif olayın karşısında pozitif durabilmemi sağlayan tek yer…O yüzden ben rahatlıkla “-Benim memleketim Tarabya, ben Tarabya’lıyım” diyebiliyorum kendime….Artık benim de kendimi oraya ait hissettiğim bir toprağım var…Şimdilerde benim yaşadığım Tarabya’dan çok farklı bir Tarabya yaşatılıyor olsa da, o merkezdeki küçük evlerde artık eskilerden kimsecikler kalmasa da, gene de sen benimsin Tarabya…Gönlümde, kalbimde, en derinlerde…

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA – 24 Kasım 2011

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s