HAZAL MIYDI YOKSA HAZAN MI ? (Son versiyon)

Koşuyolu Mahallesi – Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi  – 2. Dönem

“İlk paragrafı verilen Öyküyü Tamamlama – Zeynep…..” ödevi…

Aynı metinden iki ayrı öykü yazdım, birinin adı “30″ diğerinin adı da ” “Hazal mıydı yoksa Hazan mı?” ve her iki öykünün de iki versiyonu var…“Hazal mıydı yoksa Hazan mı?” adlı öykümün bu son versiyonu…

——————————————————————————————

Zeynep, evlerinin önündeki sundurmanın altında oturuyordu, düşünceli bir hali vardı.Hava sıcaktı, sinekler inatla saldırıyordu her yandan.Ancak,  biraz sonra akşam olacağını bilmek hoş bir duygu veriyordu insana.Yağmur bulutlarının yükseldiği doğudan ara sıra ıslak bir yel esmekteydi.Birdenbire kiracının oğlunun telaşla ona doğru koştuğunu gördü.

Tam da “Nerde kalmıştı bu Murat da canım!” diye söylenirken gözükmüştü Murat bahçe kapısından. Sahilden dönerken bakkal Adem’e uğrayıp bir paket kahve almasını istemişti  alt tarafı! Ama çocuk işte, herhalde gene oyuna dalmıştı her zamanki gibi, az daha geç kalsaydı etraf iyice kararacak, bu defa annesi de telaşlanacaktı. Tam vaktiydi, kahve içmenin, şöyle köpüğü üstünde mis kokulu bir kahve, yanında minik bir kadehte nane likörü ve siyah çukulata. Sundurmadaki kerevitin üzerinde uzanıp üniversiteye hazırlık kitaplarını okurken en büyük zevkiydi kahve içmek. Zihnini bir türlü toparlayamıyordu şöyle bol köpüklü bir kahve olmadan. Birincisini şekerli içer, ikincisini de babaannesinin öğrettiği gibi kıtlama. Yanında bir bardak suyla.  Ardından da fala bakır, hayallere dalardı. Sonra annesinin sesiyle kendine gelir, kitaplarına tekrar dönerdi. Ama kahve keyfi gecikmişti bugün, Murat’ın sayesinde. “-Of be nihayet gelebildi” diye sessizce mırıldandı.

Tozu dumana katarak, bir o yana bir bu yana savrularak minicik boyuyla üzerine doğru deli gibi koşarak geliyordu Murat. Ayağa kalktı, tam Murat’a şakacıktan söylenecekti ki Murat’ın korkudan irileşmiş gözlerini gördü ve olduğu yerde dondu kaldı. Neden korktuğunu anlayamadı, acaba arkasından bir köpek mi kovalıyordu da bu çocuk bu kadar korkmuştu, o da çok korkardı köpekten, kasabada yaşamalarına rağmen alışamamıştı başı boş gezen köpeklere, hemen arkasından gelen var mı diye baktı, kimsecikler yoktu,  şaşırdı. Bir an düşecek diye korktu, uzandığı yerden  telaşla fırladı ve Murat’a doğru  koştu, bir yandan da kalbi pıt pıt atıyordu.

Murat boş bir çuval gibi kendini olduğu yere bırakıverdi, bütün gücü tükenmiş gibiydi, Zeynep omuzlarından tutarak yavaşça kollarının arasına aldı Murat’ı. Bir yaprak gibi tir tir titriyordu çocuk…Hemen sundurmanın altına taşıyarak sedire yatırdı. Parmaklarının ucuyla, kerevitin yanındaki tahta sehpada duran bardaktaki suyu çocuğun yüzüne silkeledi, saçlarını ve ensesini ıslattı, kalanını da içirdi. Biraz sonra çocuk kendine gelmiş ve ağlamaya başlamıştı. Kesik kesik konuşuyor, “-orda, orda” diye sayıklayıp duruyordu. “-Oğlum ne orda, sakin ol, konuşsana” dedikçe korkuyor, daha çok titriyordu. Zeynep Murat’a sıkıca sarılarak onun kendisini güven içinde hissetmesini bekledi.

Deniz kenarında olabildiğince sakin ve durgun küçük bir kasabada yaşıyorlardı, zaman sanki durmuş gibi ağır ağır akardı buralarda. Yazın romantik kışın melankolik, ama hep bir bahar havasında, bazen ilk, bazen sonbahardı yaşanan. Kasabanın tek hareket kaynağı, çocukların cıvıl cıvıl sesleriyle oynadıkları oyunlar , rüzgarın ağaçların dalları, yaprakları arasından söylediği şarkı ve denizin bazen masum bazen hırçın ama her daim muhteşem sesiydi. Yazları gelen yerli turistlerle canlanan kasaba sonbaharla birlikte sessizliğe bürünürdü. Renkler hüzne bulanır, masalsı bir hal alırdı kasaba. Deniz iyice hırçınlaşır, kayalıkları döven dalgaların sesi geceyle birlikte korkutucu bir hal alırdı.

Kasabanın ihtiyarları, çocukları yola getirmek için korkunç hikayeler anlatır, genç annelerse binbir itiraz bu hikayeleri susturmaya çalışırlardı. Korkardı çocuklar ama bir yandan da meraklanır, hayal güçleri alabildiğince çalışırdı. Gündüzleri de bu hikayelerin oyunlarını oynarlardı kendi aralarında. Bazen korsan olur, ordan oraya koştururlardı, bazen kumsaldaki sazlıkların arasında saklanır, saatlerce birbirlerini ararlardı. Murat da bu çocukların en afacanlarından biriydi, gözü pek, korkusuz ve de söz dinlemez. Arada bir büyüklerini kandırdığı da olurdu. Zeynep bir yandan acaba gene yalan mı söylüyor diye düşündü ama çocuğun haline bakınca onun doğru söylediğine kanaat getirdi.

Nihayet sakinleşmişti Murat.  Çilli suratını çevreleyen uzamış ve darmadağın olmuş sarı saçları, tuzlanmış gibi duran beyazımsı kirpiklerinin altından korku dolu masmavi gözlerle ona doğru bakarak  fısıldadı “-ödüm patladı Zeynep abla” dedi. “-Neden korktun canım benim, hadi söyle, ben seni korurum, korkma e mi, hadi söyle” diye yineledi Zeynep. İçindeki merak korkusunu yenmiş, heyecanla çocuğun söyleyeceklerini bekliyordu. Murat kesik  kesik  hıçkırarak “-Orda, orda bir şey var Zeynep abla. Çok korktum çok, orda bir şey  var” “-Ne var, nerde Muratçığım, hadi tarif et”

“-Sahilde, her zamanki yerimizde oynuyor, kumdan kaleler yapıyorduk, dalgalar rüzgarla üstümüze üstümüze gelince arkadaşlar dönelim diye tutturdular, üşümüşlermiş, oysa ben kulemi bitirmemiştim, siz gidin ben sonra gelirim dedim,  kulem bitip de dönmeye karar verdiğimde  uzaktaki kayaların ordan gözüme bir ışık yansıdı, ben de merak ettim, aslında babam oralara gitmeyin diye sıkı sıkı tembihlemişti hani o kayalıkların oraya ama ne bileyim merak ettim, gittim işte. Elimde kürek, parlayan şeyi ararken kumların arasında  bir şey küreğime takıldı, bu ne diye bakarken önce sosis zannettim, öyle şişmiş, mosmor bir şeydi, sonra onların parmak olduğunu anladım, az daha korkudan altıma yapacaktım, küreğimi atar atmaz deli gibi koştum koştum” bir an sustu, soluklandı,  ardından  “- korkuyorum Zeynep abla, ne yapacağız, neydi o?” diye sorularını arka arkaya sıraladı.

Olan biteni anlamaya çalışan Zeynep, Murat’a dönerek “-Beni götürür müsün oraya?  diye sordu. Çocuk yattığı sedirde köşeye doğru büzüştü, “-ama, ama” diye itiraz etmek istedi. Zeynep “korkma, belki arkadaşların sana şaka yapmıştır, ya da  belki biri hastadır, yardıma ihtiyacı vardır, gel birlikte gidelim, istersen sen yaklaşmazsın, ben gider bakarım” diye üsteledi.

Akşam çökmüş, rüzgar iyice esmeye başlamıştı. Dalgaların sesi ta sundurmaya kadar geliyor, insanın içini ürpertiyordu. Zeynep, ot divanın üstüne sanki bir cenin gibi kıvrılan Murat’ı omuzlarından tutarak usulca kaldırdı. Üzerine yama yama ördüğü rengarenk şalını örterek sarıp sarmaladı. İçleri korkudan titreyerek ama büyük de bir merakla sahile doğru ilerlediler. Artık kasaba esas sahiplerine,  sakinlerine kalmıştı. Kimsecikler yoktu, pansiyonlar boşalmış, çadırlar sökülmüş, kumsal bomboş kalmıştı.  Bu haliyle insanın gözüne pek bi garip geliyordu şimdilerde. Genelde sakin bir denizdi onlarınki ve batan güneşin kızıllığında görülen manzara enfesti, ama bu akşam rüzgarın da etkisiyle  sahildeki kayalara vuran şiddetle vuran dalgaların çıkarttığı sesler onların daha da korkmasına sebep oluyordu. İlkbahar’da onları her zaman mutlu eden bu pastoral görüntü, sonbaharda aynı etkiyi yaşatmıyor,  sakinleştiremiyordu onları. Ayaklarının altında çıtırdıyan kumların sesi ve bir ıslık gibi esen rüzgar, biraz sonra ne göreceklerini bilememenin verdiği heyecan içlerindeki korkuyu iyice yükseltiyor, tedirgin bakışlarla sahilde ilerliyorlardı.

Murat birden durdu, eliyle uzaktaki kayalıkların yanındaki ters dönmüş sandalı işaret ederek “-işte orası” diye sessizce fısıldadı. Zeynep de aynı fısıltıyla “orası mı?” diye tekrarladı. Niye fısıldıyorlardı ki? Kimsecikler yoktu ki etrafta. Gülmeye çalıştı, başaramadı. Korktuğunu belli etmemeye çalıştı Murat’a. O ise başını yukarı, aşağı sallayarak yerin doğruluğunu teyit etti. Zeynep ona orda beklemesini söyleyerek ilerledi, korkusuz görünmeye çalışıyordu, hedefe yaklaştıkça kalbi daha da hızlı atıyor, soluk soluğa nefes alıyordu. Nihayet sandalın yanına varmış, açılan çukuru görmüştü, çukurun içi denizin gel-gitleriyle biraz suyla dolmuştu, buradan bir şey görünmüyordu, “-hay Allah” diyerek söylendi, şimdi ne yapacaktı…. Terden sırılsıklam olmuştu. Çevreye bakınarak kurumuş bir dal parçası buldu, hafifçe eğilerek korka korka suyun içinde sopayı dolaştırmaya başladı. Tam bir şey yok diye sevinecekken  birden bir şeye çarptı. “-of, korktuğum başıma geldi, Allahım inşallah yanlış görmüştür çocuk” diye içinden bildiği bütün duaları saydı.

Geriye döndü, ilerde Murat’ın bir kenarda atılmış duran kova-kürek takımlarını gördü, hemen gidip küreği aldı ve tekrar kayalıkların oraya döndü.  Üstü çiçekli kapri pantolonunun kirlenmesine aldırmayarak titreyerek dizlerinin üstüne çöktü, suları boşaltmaya başladı. Sular boşaldıkça, kumun üzerinde parmak gibi görünen mor renkli şeyin etrafını dikkatlice açmaya başladı ki midesi bulandı. İçinin öğürtülerini bastırmak için başını havaya kaldırarak derin derin soluk aldı, “- Allahım bu da ne, bunlar gerçekten bir insanın parmakları” diye içinden söylendi. Korktuğu başına gelmişti. Denizin gelgitleri artmış, ona yardımcı olmak istermişcesine kumları denize doğru çekiyor, Zeynep bir yandan, deniz bir yandan  kumları eşeliyorlardı, parmaklar, sonra arkası geldi…Daha fazla eşelemeyi gözü almadı, koşarak Murat’ın yanına gitti ve korkusunu belli etmemeye çalışarak ona birinin kaza geçirmiş olabileceğini ve hemen gidip haber vermeleri gerektiğini söyledi. Murat’ın içi rahatlamıştı.

Zeynep, Murat’a çok büyük bir iş başardığını  ve arkadaşlarının arasında artık bir kahraman olacağını söyledi. Murat’ın korkusu dinmiş, üstelik de kahraman olmanın verdiği sevinçle  içi rahatlamış. Zeynep  onu hemen  evine götürdü, erkenden yatıp uyumasını tembihleyerek kiracılarının evinden ayrıldı ve doğruca Jandarma’ya gitti. Olan biteni anlattı, anlattıkları büyük bir hayret ve heyecanla karşılandı, sakin kasabalarında böyle pek olay olmazdı.

Hep birlikte yola çıktılar. Jandarmanın aracının farı gecenin yoğun karanlığını belli belirsiz aydınlatıyor, gölgeler korkutucu biçimde uzayıp kısalıyordu. Sahile vardıklarında rüzgar artık sahili döver gibi ardı ardına vuruyordu.  Biraz sonra göreceklerinin kendilerinde hissettireceği dehşet duygusunun dejavusuydu sanki dalgalar. Gecenin nemi tenlerine ıslak bir gömlek gibi yapışmış, belki biraz soğuktan belki de korkudan tirtir titriyorduk ki “-bulduk Amirim” diye bir ses geceyi böldü. Jandarmanın biri koşarak yanlarına yaklaştı. “-Küçücük bir kız cesedi” diye sesler yankılandı. Garip olan artık simsiyah olmuş beyaz duvağının etrafında dalgalanan  kumral saçlarının bir örümcek ağı gibi yüzüne dolanmış olmasıydı. “-Kader ağlarını örmüş!” diye iç geçirdi Zeynep. Korkunç bir ironi yaratmıştı bu görüntü Zeynebin zihninde. Saçının tam tepesinde bir aynalık takılmıştı, Murat’ın gözüne çarpan da buydu herhalde, güneşte parlayınca ayna yansıma yapmış ve zavallı kızın yerini belli etmişti.

Kimdi bu kızcağız? Neden ölmüştü? Ölmüşse nasıl, öldürülmüşse kim kıymıştı ona? Zavallının günahı neydi? Araştırmalar başladı, dedikodular aldı başını gitti. Kimse üstlenmedi o küçücük kızın cinayetini. Dedikodular, hikayeler söylendi durdu.  Sonraları kayıp ilanlarından ve DNA testlerinden cesedin “Hazal” isimli küçük bir kıza ait olduğu anlaşıldı. “-Ne garip bir ironi!” diye düşündü gene Zeynep.  Hazal : “ kuruyup dökülen ağaç yaprakları” demekti ve Hazal, bir hazan vakti vaktinden önce toprağa dökülen bir yapraktı.  Neden öldüğü ya da neden öldürüldüğü hala bir muammaydı. Bazı söylentiler duyulmuştu, duyulmasına da gerçekliği ispat edilmemişti.

Ertesi yaz Zeynep deniz kenarında Muratla oynarken gençten bir çocuğun gelip denize bir karanfil bıraktığını gördü, boynu bükük kıpkırmızı bir karanfil…Dikkatlice izlemeye başladı çocuğu, gözleri yaşlıydı çocuğun. Dizlerinin üzerine çöküp sessizce uzaklara baktığını ve elini kalbine bastırdığını gördü. O an karar verdi Zeynep, hiç düşünmeden kalbinin sesini dinledi ve gidip sessizce çocuğun yanına yaklaştı ve omzuna dokundu.   Acının keskin yeşiliyle çevrelenmiş iki acılı göz Zeynep’in ta içine baktı, baktı, baktı, acısını sessizce ona akıttı. Zeynep yanıbaşına oturdu, uzun uzun sustular, uzaklara baktılar, dalgalarsa şefkatli bir anne eli gibi usulca ayaklarını okşuyordu, teskin etmek istermişcesine.

Mehmet’ti gencin adı. İçerlek köylerden birindendi Mehmet.  Deniz kıyısında yaşayanlar kadar esnek olmayan, daha kapalı, kuralcı insanların yaşadığı, daha sert kuralların işlediği bir toplumda yaşıyorlardı, kuralları bilmeden. O kurallara kurban olmuştu Mehmetle yavuklusu Hazal…Hayalleri vardı küçük ve basit, okulları bitince Mehmet askere gidecek, döndüklerinde de evlenecekler, deniz kenarında küçük bir kulübede oturacak, mutlu olacaklardı. Mutluluk! bizim neyimize diye mırıldandı Mehmet. Onlara hayal etmek bile haramdı ama ne demişler gönül ferman dinlemez,  umutlara pranga vurulamıyordu. Ama ağanın gözü yeni yetişen güzel kıza takılmıştı bir kere.  Emir büyük yerdendi, ailenin itiraz etme hakkı bile yoktu, içleri kan ağlayarak kaderlerine razı olmuşlardı. Mehmet büyük bir acıyla anlatmaya devam etti :  Bir gün kimsecikler daha ne oldukları anlayamadan Hazalım,  süslenmiş püslenmiş, altın simlerle işli kırmızı başörtüsü başına örtülmüş, beline kırmızı  kuşağı bağlanmış, elinde kınası, iki davul bir klarnet eşliğinde, renkli tüllerle donanmış eşeğin üzerine oturtulmuş, süslü bir koli paketi gibi ağanın evine postalanıverdi.” Hıçkırıklar içinde devam etti, soluk soluğaydı şimdi : “-Evinden zorla gönderilirken anacığı ayrı ağlıyordu, gizli bir köşede ben ayrı. Hazal’ımın da ağladığına eminim, o kırmızı örtüsünün altından akan yaşları usulca sildiğini gördüm” diye ekledi.  “-O gün, o lanet gün” diye ekledi, “-O gün, Hazal’ımın  gözlerinden akan yaşlara yaren olsun diye sanki gökyüzü de ağlıyordu” dedi. Ben “esas insanlık ağlamalıydı” diye ekledim sinirle.

Anlatmaya devam etti Mehmet,  Hazal’a nasıl ulaşacağını bilememiş, çılgına dönmüştü. Bütün köy halkı düğüne giderken, o, gözyaşlarını içine akıtarak kendini yollara vurmuş, dere tepe koşmuş, en yüksek tepeye varmış, avaz avaz bağırmıştı “-Hazal, Hazal” diye…. Sabaha karşı bitkin bir vaziyette köyüne döndüğünde kendisini ağanın adamları beklediğini görmüş, şaşırmıştı. Üzerine saldıran adamlar, Mehmet’i falakaya yatırmış, güzel bir sopa çekmişlerdi. Önceleri ne olduğunu anlayamayan Mehmet,  Hazal’ın şenlikler sürerken, gecenin tam orta yerinde sırra kadem bastığını ve hala bulunamadığını anlamış ve acısı mutluluğa dönmüştü. Hazal’ın evde yalnız kaldığı bir anda gizlice kaçması  Ağa’yı delirtmiş,  sormuş soruşturmuş ve böylece Mehmet’i öğrenmişti. Evini basmıslar ama Mehmeti bulamamışlardı. Önce birlikte kaçtıkları sanılmıştı, ama sonra Mehmet’in de haberinin olmadığı anlaşılmıştı.

O günden bu güne Hazal’a ne olduğu  bir türlü öğrenilememiş, o gün bu gündür de kendisinden haber alınamamıştı. Zavallı Mehmet, kavuşamadığına mı, kaybettiğine mi yansın, üzüntüden iğne ipliğe dönmüş, deli divane gibi ortalıkta dolaşır olmuştu. Hazal’ı arayış hiç bitmemişti, ta ki sahilde gelinlikli bir kız cesedinin bulunduğu  haberi köye ulaşıncaya kadar. Cesedin Hazal olduğu tespit edildiğindeyse, sadece iki kişinin yüreğine acı düşmüştü, Hazal’ın gariban annesi ile yavuklusu Mehmet’in.

Ertesi yaz, Hazal’ın tam da kaybolduğu günün ertesi,  ayakları Mehmet’i,  Hazal’ın  bulunduğu yere sürüklemişti, Hazal’ı için sessizce ağlamış, denize bir kırmızı karanfil bırakmıştı. Deniz ortak hayalleriydi,  evlenip belki de bu kasabada deniz kenarında bir kulübede oturacaklardı.  Mehmet balıkçılık yapacak, Hazal akşamları ağları tamir edecek, çocukları kumsalda oynayacaktı. Kasaba insanları da daha samimi ve içtendi, onları bağırlarına basacaklardı. Bundan başka hayattan ne bekleyebilirlerdi ki…

Sessizce düşündüler…Belki Zeynep de aynı umutla denize koşmuş, buraya sığınmak istemişti. Ancak gecenin karanlığında talihsizce yaşamını yitirmişti. Bulunduğu yer kumsalın sonunda yolun aniden bititği tepenin altındaki kayalıklardı. Büyük bir ihtimalle, korkudan kaçıp koşarken gecenin karanlığında yolun bittiğini anlamadan aşağıya düşmüş ve başını kayalara çarpmış olacaktı, denizin şiddetli gel git’leriyle de kumlara gönülmüş. Deniz sanki onu korumak istermiş gibi bağrına almış, sarıp sarmalamıştı. Artık onu kimse rahatsız edemeyecekti.

Güneş olanca kızıllığıyla ufukta denize kavuşurken “nihayet vuslat” diye mırıldandı Mehmet…Güneş onun Hazalıydı artık ve deniz de onu bekleyen Mehmet. Artık her gün ona kavuşma ümidiyle yaşamaya devam edecekti ve söz verdi Hazal’ına…Artık sahil kenarında yaşayacaktı Mehmet, sevdiğinin yanında, onun sıcaklığını hissederek, onun şarkılarını dinleyerek, ona bir gün kavuşana dek…Bunları anlattı sessizce Zeynep’e .  Zeynep’se  gözleri denizde eriyen güneşte, kalbinde koca bir yumruk, boğazında acı bir tat, söz veriyordu Hazal’a.  “Üniversite sınavını kazanıp mutlaka  öğretmen olacağım ve ülkemizdeki  bu kör cahillikle, bu kendini bilmezlikle, senin gibi gencecik kızları daha oyun çağındayken, aklı uçkurunda bir ihtiyara peşkeş çeken zihniyetle savaşacağım. Bunun için sana söz veririm.”  Buruk bir kararlılıkla evine doğru dönerken, kız doğdukları için hayata bir sıfır yenik başlayan hemcinsleri için gözyaşı döküyordu.

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA – 04.01.2012

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s