KIRMIZI

Koşuyolu Mahallesi  Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi  2. Dönem

“Fotoğraf’tan öykü yazma ” ödevi…

—————————————————————————————

 

Sıcak bir Ağustos günüydü. Zamanın ağır aktığı ve sessiz, sakin insanların yaşadığı göl kıyısındaki bu küçük kasabada her gün, bir öncekinin aynıydı sanki. Birbirinin kopyası günler, geceler yaşamaktaydılar. Anneler evde ya da tarlada, babalar kahvede ya da kasabada vakit geçirirken bu sakin geçen günler çocuklar için sanki bir ceza gibiydi. Yapacak hiçbir şeyleri yoktu, arada bir göle gidip yüzmekten başka. Ama bu gün değişik bir hareketlilik, bir telaş, bir koşuşturma seziliyordu kasabada. Sanki kasabaya sihirli bir el değmişçesine bir mutluluk, bir sevinç havası hâkim olmuştu.

Çocukların cıvıl cıvıl seslerinden, gülüşmelerinden durum hemen anlaşıldı. Kasabanın hemen girişinde, gölün hemen yanındaki boş araziye panayırcılar gelip yerleşmişti. O göz alıcı, süslü çadırlarını ortaya kurmuşlar, seyahat ettikleri rengârenk boyanmış büyük TIR’larını panayır alanının sonuna yerleştirmişlerdi. Üzerinde çeşitli resimler olan küçük küçük çadırlar büyük panayır çadırının etrafına kurulmuş, rengârenk giyinmiş insanlar sağa sola koşturmaya başlamışlardı. Sirkin çalışanları ve kasabanın çocukları öylesine mutlu ve neşeliydiler ki kasabanın sade, basit, renksiz hayatına yeni bir soluk getirmişlerdi adeta. Hele çocuklar, onlar sevinçten deliye dönmüşlerdi nerdeyse. Hep masallarda gördükleri o düşler âlemi kasabalarında yavaş yavaş canlanıyordu. Bundan heyecanlı ne olabilirdi ki? Bir o yana, bir bu yana koşturuyorlar, çadırların, palyaçoların etrafında dört dönüyorlardı.

Sokaklarda tellallar bağırıyor; rengârenk kıyafetleriyle dolaşan akrobatlar, palyaçolar, uzun tahta bacaklılar herkesi sihirli dünyalarına katılmaya davet ediyorlardı. Mehmet de diğer çocuklar gibi bağıra çığıra bir müddet arkalarından koşturmuştu. Palyaçonun elma gibi kırmızı burnuyla kocaman ayakkabılarına çok gülmüş, uzun bacaklının düşmeden yürümesine hayret etmişti. Hele o başındaki rengârenk tüyleriyle, bir asker edasıyla yürüyen beyaz tüylü at ve üzerindeki küçük maymuna bayılmıştı. Hayatının en müthiş olayıydı bu, mutlaka gitmeliydi.

Eve dönünce panayıra gitmek için annesine yalvarmıştı ama annesi    “Oğlum, akşam babanın gelmesini bekleyelim, ona soralım” diye susturmuştu onu.

Ailenin en minik ferdiydi Mehmet. Seneye okula başlayacaktı. Hayatında bu kasabadan hiç çıkmamış, babasının zorlukla aldığı ve her akşam çok az izlemelerine izin verdiği televizyonda gördükleriyle sınırlanmıştı dünyası. Palyaçolar onun için başka bir dünyaya açılan kapıydı. Heyecanla akşamı bekleyen Mehmet, babasını evin kapısında karşılamış, gördüklerini bir çırpıda anlatmış, “N’olursun gidelim baba” diye peşinden ayrılmamıştı. Sonunda istediği olmuş, çocuklarını çok seven ve “ufak bir değişiklik hepimiz için iyi olur!” diyen babası  (ki onun ufak değişiklik dediği oğlu için büyük bir dünyaydı) onun bu can-ı gönülden arzusunu kabul etmişti. Panayıra gidiyorlardı.

Mehmet heyecandan sabahı zor etmiş, öğlene kadar evin içinde deli gibi koşup durmuştu. Yemekten sonra babasının “hadi bakalım” demesiyle paldır küldür aşağıya koşmuş, giyinmeye başlamıştı. Panayırın en yakışıklı, en parlak çocuğu olmak istiyordu. En sevdiği kot pantolonunu giymiş, üzerine “Ablamın aldığı kırmızı tişörtü giyeceğim!” diye tutturmuştu. Geçen hafta almıştı ona kırmızı tişörtü. Gördüğünde “Erkek çocuğu kırmızı tişört mü giyermiş?” diyen annesi, ablasına çok kızmış, tişörtü hemen bir kenara saklamıştı. Mehmet ise allem etmiş, kallem etmiş; annesini razı etmişti sonunda onu giymeye. Annesi de “fazla göze batmaz orda nasıl olsa!” diye düşünüp izin vermişti bu seferlik. Mehmet, artık büyüdüğünün göstergesi olarak itina ile saçlarını taramış, limon kolonyası ile sağa doğru yatırmıştı. Panayır nasıl kasabalarını bir güneş gibi aydınlattıysa, Mehmet’in neşesi de evin içini öyle aydınlatmıştı.

Büyülü bir dünyanın içine girer gibi hissetmişti Mehmet kendisini nefesini tutarak içeri girerken. Her yer rengârenkti. Her taraf sarı, kırmızı, yeşil, mor bir sürü renkli ampullerle donatılmıştı. Gökyüzündeki yıldızlar gibi ışıklar yanıp sönüyor, insanı tatlı bir heyecan sarıyordu. Dönme dolaplar, atlıkarıncalar, zincir, gondol, çığlıklar, gülüşmeler, arada sırada duyulan aslan ya da fil sesleri; koşan, ağlayan çocuklar, girişteki çay bahçesinde çay içerken bir yandan da çocuklarını izleyen aileler, hele hele pamuk şekerciler…  Herkesin elinde ya bir pamuk şeker ya da bir balon. Mehmetler de pamuk şekerlerini yemiş, birkaç kez isabet ettirmeceoynamış, hatta oradan küçük bir ayıcık bile kazanmışlardı. Ablaları sihirli aynalara, abisi de korku tüneline girelim diye tutturmuştu. Ama tam o sırada elindeki çıngırağı kuvvetlice çalan palyaçonun sesiyle sirk gösterisinin başladığını anlayıp çadıra doğru yürüdüler.

İçeri girerken, sihirli bir dünyaya adım attığını, onlardan biri olarak gösteri yaptığını ve havalarda uçtuğunu düşlerken; çadırın bir köşesinde bekleyen palyaçolardan biri komiklik olsun diye önüne atlayınca Mehmet ürkmüş, korkudan ağlar gibi olmuş, hemen babasına bakmıştı. Evden çıkarken babasına söz vermişti, ‘korkmak yoktu’, artık büyümüştü, korkmayacaktı işte. Önce zorlayarak, sonra elinde olmadan gülmeye başlamıştı. “Çok komik bunlar ya!” Az önceki korkusu uçup gitmiş, bir yandan aynı hareketleri yapmaya çalışarak, palyaçonun hareketlerini gözleri yaşlı gülerek izliyordu. Kalabalığın arasından geçip oturacakları yeri bulmuşlar,  bir yanında ablasıyla annesi diğer yanında babasıyla kardeşi sıralarını bulmuşlar, oyunları beklemeye başlamışlardı. Babaları onlara renkli kutularda satılan mısır patlağı ile kola aldı, o ise frigo istedi, soğuk soğuk iyi gidiyordu bu sıcakta doğrusu. Derken bir gong sesi duyuldu, palyaçolar gülüşerek salonun ortasına doğru koşuştu, insanların üzerine ellerindeki tabancalardan renkli kâğıtlar fırlattılar ve rengârenk ışıklar salonun ortasını aydınlattı. Gösteri başlamıştı.

Mehmet’in ağzı açık kalmıştı. “O ne müthiş bir dünyaydı öyle”. En çok küçük köpeklerin gösterisini sevmişti, bir de atların. Koca koca fillerin, aslanların sopalarla oradan oraya atlaması nasıl hoşuna gitmişti. Onların her atlamasında, oturduğu yerde hopluyor, sanki üzerine geleceklermiş gibi kalbi pıt pıt atıyordu. “Acaba bu tarafa doğru sıçrarlar mı?” diye için için tedirgin olmuştu. Babasının dediği gibi etrafları telle çevriliydi, korkulacak bir şey yoktu, ama gene de ateş çemberinden atlarlarken bir tarafları yanacak da, acıdan kendi taraflarına gelecek diye ödü patlamıştı doğrusu. Neyse ki arkasından gelen başında renkli renkli tüylü atlarla yapılan gösteri onu o korku dolu halden almış, yerinde zıp zıp zıpladığı bir hale sokmuştu bile. Trapezciler ayrı bir âlemdi, “Yarın arkadaşlarla bunu bahçede denemeli!” diye geçirdi içinden, pek becerebileceğinden emin değildi ama olsun, denemekten ne çıkardı ki, tabii ki yerden bir-iki santim yüksekliğinde olacaktı onların ipi, bunu düşünüp gevrek gevrek güldü. Mutluydu, kendini o özel dünyanın bir ferdi gibi hissediyordu. “Sirkte çalışsam ne der acaba bizimkiler?” diye düşündü.  Ne olabilirdi ki o? “Belki trapezci olurdu, ama tehlikeliydi canım o da! Yok, en iyisi ben hayvan terbiyecisi olayım” diye düşündü, ama hayvanları eğitmek zor iş gibi geliyordu, bir de acıyordu hayvanlara. Yok yok, palyaçolardan da korkuyordu bir yandan, bir yandan da seviyordu onları, ama yok o palyaço olamazdı. “Aman boş ver, büyüyünce karar veririm” diye kendi kendine güldü tekrar. Derken çığlıklar, bağrışlar, alkışlar, gösteri bitmiş, herkes ayakta alkışlıyordu, kendisine baktı, o da ayaktaydı, farkına bile varmamıştı doğrusu ayağa kalkıp alkışladığını.

Sonra yavaş yavaş çıkışa doğru, birbirine yapışmış kalabalık içinde ittire ittire ilerlemeye başlamışlardı ki, aklı hala aslanlarla fillerde olan Mehmet’in eli birden ablasının elinden kurtuldu. İnsanların arasında sürüklenmeye başladı, duyduğu korkuyla “Anne, anne!” diye seslense de sesini kimseye duyuramamış, kendisini bir anda dışarıda, atlıkarıncanın yanında bulmuştu. Ağlamakla ağlamamak arasında, ailesinden birini görürüm ümidiyle etrafına bakınırken, gözleri atlıkarıncanın rengârenk görüntüsüne doğru kaydı. Atlar döndükçe, etraf aydınlanıyor, ışıl ışıl parlıyordu. Salıncağın etrafındaki tırabzanlara doğru yürüdü, onlara sarıldı ve acaba hangisine binsem diye düşündü. “Şu ağzına mavi gem vurulmuş beyaz olanı ne kadar da güzel,  adı Pamuk olmalı onun” diye kendi kendine konuştu. “Yanındaki de çok güzel, ama onun takımları pembe,  ama ona binmem, o kızlar için, gülerler sonra bana”  Birden bire “Aman Allah’ım, o da ne?” diye bağırdı. Onların iki arkasındaki at tam ona göreydi, şaha kalkmış bir attı. Saçları, rüzgârda dağılmış gibi her yana saçılmış, ağzından köpükler çıkan, üzerinde altın sarılı, mavili harika bir eyer olan muhteşem bir at. “Tamam, karar verdim, o benim olmalı, senin adın Rüzgarın Oğlu olsun. Yakıştı değil mi baba” diye arkasına döndü baktı, kimse yoktu. Birden kaybolduğu aklına geldi, korktu, kalbi küt küt atıyordu.

Renkli bayrakları hafif rüzgârda yavaş yavaş sallanan sirk çadırına doğru koşmaya başladı. Aniden önünde bir ateş parladı, çığlık attı. Alev yutan palyaçoydu onu korkutan, gözyaşları sicim gibi akmaya başladı. Hem korkudan hem sıcaktan su gibi terlemiş, gözyaşlarıyla teri birbirine karışmıştı. Bu kocaman panayırın içinde kaybolmuştu. Ne yapacağını bilmez gözlerle etrafına bakındı tekrar. Kimsecikler görmüyordu ki onu, “Nasıl bulacaklar peki beni? diye düşündü. Sonra birden babasının sözleri aklına geldi. Ne demişti babası onlara: “Kalabalıkta kaybolurlarsa etraflarına bakınacaklar, kimseyi görmezlerse hemen panayırın kapısına doğru gidip bekleyeceklerdi.”  Islak gözleriyle etrafına bakındı, çadırın hemen ilerisindeki renkli kapıyı gördü.  Üzerine üzerine gelen koca koca adamlardan, koşan çocuklardan, ellerinde piknik sepetleri, ağır ağır yürüyen kadınlardan korunmak için elleriyle yüzünü siper edip yürümeye başladı.

Kapıya varmasına az kalmıştı ki; yere düştü. Aniden bir el, onu arkasından yakaladı. Bütün sinirleri boşalmış gibiydi, ayakta duramıyor, titriyordu. Kendisini yakalayan adımın “Mehmedim!” diye soluk soluğa sesini tanıdı. Babası Ömer’di bu. İçi rahatladı, düşmemek için, titreyen vücuduyla babasının bacaklarına dayandı. Titremesi bir türlü geçmiyordu. Öylesine korkmuştu ki, ağzı kurumuştu, sesi çıkmıyordu. Babası şefkatle yanağını okşayarak elindeki su şişesini ona verdi ve  “Haydi biraz su iç de kendine gel, korkun geçsin” dedi.  Mehmet titreyen elleriyle suyu kana kana içerken, babası da diğer elini su dökülmesin diye şişenin altına dayamış, üzerinin ıslanmamasına çalışıyordu, ama Mehmet’in özene bezene giydiği kırmızı tişörtü zaten sırılsıklam olmuştu bile.

Annesi onu ağlamaktan gözleri şişmiş bir halde görünce önce feryat etti, sonra sağ salim bulmanın sevinciyle, dünyalar onun olmuş gibi sevinç çığlıkları attı.  Bir yandan, “Ah be oğlum, e be yaramazım, neredeydin, nerelere kayboldun? Korkudan ödüm koptu, ne yapardım ben sensiz?” diye gözyaşı döküyor, bir yandan da “Aman da benim güzel oğlum, yakışıklım, iyi ki izin vermişim kırmızı tişörtü giymene, ya vermeseydim, aman aman demek ki her işte bir hayır vardır!” diye konuşuyordu. O kırmızı tişört sayesinde, babası onu o kalabalığın içinde fark etmiş, kolayca buluvermişti. Değil kasabada, şehirde bile erkek çocuklarına kırmızı renk giydirmek pek alışılmış bir şey değildi, “Erkek çocuğun giyeceği renkler belliydi işte canım!” diye annesi içinden söylendi.  “Ama iyi ki ısrar etmiş yavrum benim, yoksa onu nasıl bulacaktık o kalabalıkta!” diye iç geçirdi. Mehmet kırmızı tişörtü ile panayırın en yakışıklı, en parlak çocuğu olamasa da, sevildiğini, arandığını bilmenin ve ailesinin yanında güvende olmasının verdiği mutlulukla annesine sarıldı.

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA – 12.01.2012

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s