ÇERKEZ KIZI

Koşuyolu Mahallesi  Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi  2. Dönem “Müzik’ten öykü yazma ” ödevi…Verilen müzik : Elazığ yöresinden Halay : Büyük Cevizin Dibi)

*******************************************************************************

ÇERKES KIZI

Eylül ayı sonlarıydı. Balıkesir’in Sındırgı ilçesindeki Kocakonak’ta sevinçli bir telaş vardı. Kafkas Çerkeslerinden Bozkurt’ların yaşadığı hükümet konağında yer masaları kurulmuş, etrafına minderler atılmış, mutfakta tarhanalar pişer olmuştu. Köye henüz elektrik gelmediğinden, her yerde bolca kullanılan mum ışıkları etrafa büyülü gizem veriyor, yerlere ve sedirlerin üzerine atılmış köy kızlarının göz nuru, el emeği yaptıkları “Yağcıbedir” halıları bu büyülü havayı sıcak ve samimi bir  hale sokuyordu.  Aile büyükleri alt kattaki büyük odadaki sedirlere kurulmuş, bir yandan kahvelerini içerken bir yandan da elde sardıkları cigaralarını tüttürüyorlardı. Kadınlarsa altlarına mavili pembeli, sarılı yeşilli alacalı çiçekli bol şalvarları çekmişler, saçlarının üzerine uçları renkli oyalı beyaz yaşmaklarını takmışlar, neşe ile bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan da gelecek misafirleri için yemek hazırlıyorlardı.

Eski bir hükümet konağı olan eve, akşamları köylü kızların oturup sohbet ettiği aslında ata binmek için yapılmış“büyük taş”ın bulunduğu köşeden girilirdi. Konak ahşaptan, iki katlı kare bir yapıya sahipti, ortadaki büyük avluya bakan kısımda arkaya açılan bölüm hayvanlar için ayrılmıştı. Ön bölümse bütün ailenin ortak kullanım alanıydı. Orada maaile beraber yenir, beraber oturulur, beraber sohbet edilirdi. Üst kata tahta merdivenlerden çıkılır, bütün avluyu saran geniş balkondan el işi oyma kapıların süslediği hem avluya hem de dışarıya bakan tavanı süslemeli odalara girilirdi. Bu odalarda Bozkurt ailesinin büyükleri ve çocukları ile aileleri birlikte yaşarlardı.

Bu gün de misafirleri için alt kattaki büyük salon hazırlanmış, kadınlar birlikte iş yaparken, erkekler de sohbete dalmışlardı. Odanın köşesindeki kuzine yakılmış, üstüne çaydanlıklar konmuştu bile. Yemek esnasında sıcak sıcak yenmek üzere hazırlanan börekler de  kuzinenin içine konmak için hazırlanan börekler de sedirin üstünde, üzeri beyaz örtülere sarılmış vaziyette hazır bekliyordu.

Derken dışarıdan korna sesleri duyuldu, herkes ayaklarında tahta takunyalar, tıkır mıkır koşturarak avluya doluştular. Köşedeki büyük taş’ın oradan Müştak amca’nın yeşil Cadillak arabası görünmüştü bile. “-Geldiler, geldiler.” diye koşuşturdu çocuklar. Karabaş da havlayıp duruyor, arabanın etrafında fır dönüyordu. Arabanın etrafına doluştular, şoför mahallinden inen Müştak amca “-evvet, hadi bakalım, son durak, herkes aşağıya” diyerek arka koltuğun kapısı açtı.

İstanbul’da yaşayan yeğenleriydi gelen. Aslında yeğen demek haksızlık olurdu kara kıza.. Kara kız, yani Müberra, konağın sahibi Mehmet dayının kızkardeşi Melek’in en büyük kızıydı. Kardeşi Melek, tren şefi Saadetinle efendi ile evlenince köyden Bandırma’ya gelin gitmiş, arada sırada görüşür olmuşlardı ama kızı yok mu o kızı, ki karabiber derlerdi ona, nerdeyse daha okul bitmeden köye kaçar, yaz boyunca dayısıyla birlikte dere-tepe, o bağ senin, bu dağ benim gezer dururdu. Güneşte durmaktan öyle kararmıştı ki, köylüler ona karabiber adını takmışlardı. Tütün kırmayı, üzüm pekmezi yapmayı, susam toplamayı, saban sürmeyi çok severdi. Köyde yaşamayı çok severdi ama sonunda o da okumak için hem ailesini hem de çok sevdiği köyü bırakıp İstanbul’a gidince uzun yıllar olmuştu görüşmeyeli.

Mehmet dayı yakışıklı bir Çerkes adamıydı. Uzun boyluydu. Gıcır gıcır siyah uzun çizmelerinin içindeki siyah poturları,  eflatun gömleğinin üzerine giydiği siyah yeleği, cebinden sarkan köstekli saati, beline bağladığı kalın kuşağı ile atına bir atladı mı ondan daha görkemli birini görmediğini düşünür, hele hele yan yatırdığı kasketinin altından görünen yosun yeşili gözleri yok muydu, dayısına tapardı kara kız.Yengesi Bahriye ise,         “ ismi de pek bi garipti canım” dayısının tam aksine kısacık boyuyla akça pakça, tontiş bir kadındı. Ama öylesine boncuk gibi masmavi gözleri vardı ki, aradaki boy farkı yok oluverirdi birden, hele bir de konuşmaya bi başlasın. “-Tatlı diliyle yılanı deliğinden çıkarır” derler ya işte bu söz tam da yengeye göreydi. Bir o yana, bir bu yana sallanarak koşarken sesinde kahkaha, gözlerinde yaş durmadan konuşurdu.

Bugün onlar için bir bayram günüydü sanki…Nihayet çok sevdikleri yeğenleri ve onun çocukları ziyaretlerine geliyorlardı uzun zaman aradan sonra. Çocukların ilk gelişi  olacaktı buralara. Bakalım köy hayatını nasıl karşılayacaklardı? Çocuklar, yeni geldikleri yerden dolayı biraz meraklı, biraz tedirgin, yolculuktan dolayı biraz yorgun, havlayan köpekten biraz korkarak arabadan yere atladılar. Anneleri “-çocuklar işte size bahsettiğim akrabalarım, burası benim köyüm” diyerek yüzünde özlem dolu bir gülümsemeyle indi. O kara kız gitmiş, uzun boylu, siyah aligarson saçlı, olgunlaşma enstitüsünde okumuş, bir çok başarıya imza atmış genç bir kadın indi aşağıya. Çok şıktı, köylü kadınların allı güllü, dallı budaklı şalvarlarının yanında onun siyah uzun belli pantalonu ve beyaz güpur dantel gömleği bayağı bir tezat oluşturuyordu. Yanında birbirinden şeker, biraz sessiz, biraz yolculuğun verdiği rehavetten yorgun ama bir o kadar da etraflarına merakla bakan aynı yaşdaymışcasına biri kız, biri erkek çocukla gülerek dayısı ile yengesine doğru yürüdü. Sevinç çığlıklarıyla herkes birbirlerine  sarıldı. “-Ne olmuşsun sen gı, “inşallah gı lafına alışmam bir daha, çok zor olmuştu gı lafına bırakabilmek” diye gülümsedi “afet gibi maşallah değil mi ağam, aman aman evlenmişte, çocukları olmuş da hele hele şu sabiler,  bak sen, bak sen dayısı  ne güzel şeyler bunlar öyle.” Yenge hiç susmadan konuşuyor,  sesi bir çıngırak gibi kulaklarında çınlıyordu çocukların.

Sundurmanın altından geçilerek naylon kaplı girişte ayakkabılar çıkarıldı ve misafirlerin ayağına çetikler geçirildi. Gülüşerek oturma odasına geçildi. Çocuklar yerdeki masayı görünce “bu da ne böyle” der gibi garip garip annelerine baktılar. Yenge tam o sırada çocuklara seslendi “-gelin bakayım yavrularım buraya, size üstünüze göre bir şeyler vereyim” deyip onları yan odaya götürdü ve Ayşen’e  mor renkli bir şalvar, üzerine beyaz renkli basma bir gömlek ve yeşil minik çiçekli bir yelek ile rengarenk bir yemeni,  Alper’e  de kahverengi çizgili bir pijama ve yakasız düz renk bir gömlek verdi. Ayşen 11 yaşında sarışın, Alperse ondan bir yaş küçük ve esmerdi. Kıyafetlerin hepsi elbet biraz büyüktü, çünkü evin çocukları liseye gidiyorlardı, o yüzden kemerle daraltıp üstlerine göre yaptılar. Ayşen kendini tanıyamaz olmuştu ama çok da sevmişti yeni halini. Alperse garipsemişti. Ben de yelek isterim diye tutturmuştu. Böyle çan çan konuşa konuşa odaya girdiklerinde bir kahkahadır  kopmuş, ardından alkış sesleri ve gülüşmeler gelmişti. Tam sedirlere oturulacaktı ki Bahriye yengenin uyarısıyla hemen sofraya geçili. “-Yemek beklemez yavrularım, hadi sofraya” Sonra bu “-yavrularım” lafı devam etti durdu bir müddet. “-Yok sofrada ekmek bırakılmaz, yok yemezseniz arkanızdan ağlar, yok yere kırıntı düşürülmez, yok öyle höpürdeterek ayran içilmez” Öyle komik söylüyordu ki bunları, “-hele arkanızdan ağlar bak” lafına çok gülmüşlerdi.

Çocuklar ilk defa oturdukları yer sofrasından her rahatsız hem heyecanlı etraflarını ilgiyle izler ve dinlerken, annelerinin hiç görmedikleri kadar canlı, neşeli ve mutlu olduğunu görmek. onları da rahatlatıyor, çekingenlikleri gittikçe azalıyordu. Yere özenle serilmiş beyaz örtülerin üzerindeki tahta yer masalarında tahta kaşıklarla tarhanalar içildi, tereyağında yapılmış sahanda yumurtalar yendi, avludaki toprak fırında yapılmış köy ekmeklerinin içine bol tereyağı sürüldü, üzerine tuzlar ekildi, domates, salatalık, biber katıldı, yanında sıcacık çaylar içildi, bol yeşil biber, domates ve patlıcanla yapılan bulgur pilavları kaşıklandı, köpüklü ayranlar içildi. Evin kadınları bir çırpıda yerdeki sofrayı toplayıp, küçük saman süpürgesiyle bir çırpıda yerleri süpürmüş, örtüler kaldırılmış, sedirlerin üzerine oturulmuştu bile.

Kafkas kökenli Çerkes’di annesinin sülalesi. Onlar hep birlikte olmayı severlerdi. Kadınlar erkekler birlikte oturur, sohbet ederdi. Kadınların da erkekler kadar hakları vardı. Böyle hep birlikte olmak, kadınların, kızların, çocukların da konuşmalarına izin verilmesi, bol kahkahalar atılması çocukların ilgisini çekmişti. Şehirde bürokrat bir ailenin çocuğu olarak onlar da bu şekil yaşarlardı ama köyde farklı olduğunu zannediyorlardı. Hatta burada insanlar özellikle kadınlar, kızlar daha rahattılar sanki. Mesela şehirde çocuklar izin almadan konuşamazlar, yüksek sesle gülemezlerdi. Oysa burada her şey serbestti. Onlarında fikirleri soruluyor ve de dikkatle dinleniyordu. Bir müddet sonra iyice rahatlamışlar, evin diğer  çocuklarlarıyla birlikte yukardaki odaya oynamaya çıkmışlardı bile..

Yukarıya tahta merdivenlerden çıkılıyordu. Etraf karanlıktı, hol’de ışık yoktu, ellerindeki tek ışık yeğenleri Hasan’ın elindeki fener’di. Birbirlerinin elinden tutmuşlar, hem düşmekten hem de karanlıktan korkarak üst kata çıktılar. Onlar çıktıkça tahta merdiven gıcırdıyor, ürpertici bir hava çocukları gülmekle korkmak arasında bir haleti ruhiyeye sokuyordu. Üst katta hiç ışık yoktu, elbette evin dışında da.. Öyle şehirdeki gibi sokak lambaları yoktu buralarda. Hasan kapının girişindeki sehpanın üzerinden aldığı mumluğu yere koyup yaktı, bütün çocuklar da etrafına oturdu.

Ne yapacaklarını da bilemiyorlardı, bir ara saklanbaç oynayalım dediler, bu fikir hoşlarına gitmedi değil ama odanın dışına da çıkamıyorlardı karanlıktan. Odanın içi bile aslında onları ürkütmüyor değildi. Neyse ki odada çok yer vardı saklanacak. Hükümet konağı olarak yapıldığından mıdır nedir, odaların tavanları çok yüksek, camlarıysa hem yüksek hem de çok genişti, kalın perdelerle örtülü pencerelerin içine üç-dört çocuk rahatlıkla sığıyordu. Açıkta kalan çocuklar da odadaki yüklüğün içine girmiş, üst üste dizilmiş ve mis gibi sabun kokan yorganların üstüne yatmıştı. Herkes soluğunu tutarak sessizce bekliyorlardı, neyi bekliyorlarsa. Derken kıkırdamalar duyuldu, ardından kahkahalar atarak salonun ortasına fırlayıp kendilerini yerlere atarak tepindiler. Çocuktular, her şey onları güldürüyordu işte.

Derken  kapı büyük bir gıcırtıyla açılmış, korkudan biraz gerilmişlerdi. Mum ışığının arkasında beyaz yaşmağıyla bir hayalet gibi duran Nabiye teyze onların haline gülmüş, sonra yanlarına gelerek “-susamışsınızdır yavrularım, size koruk getirdim” diye onlara üzüm suyu ikram etmişti. İlk defa içtikleri bu ekşimsi içecek önceleri hoşlarına gitmemişti, ama sonra bir bardak daha istemişlerdi. Nabiye teyze, elindeki mumu pencerenin ortasına koyarak salonun ortasına çocukların yanına oturmuş ve ”-Bir varmış, bir yokmuş….” diye başlamıştı hikaye anlatmaya. Çocuklar büyük bir sessizlik içinde anlatılanları dinliyor, arada bir “-a, -vay canına, -oohhh” diye sesler çıkıyordu. Gece iyice çökmüştü. Zifiri bir karanlık etraflarını sarıyor, gölgeler etraflarında korkutucu oyunlar oynuyordu. Arada bir garip sesler duyuluyor, iyice korkuyorlardı, birbirlerine iyice yaklaşmışlar, ışığa doğru iyice eğilmişler, elele tutuşmuşlardı. Gece çıkan rüzgarın esintisiyle arada bir pencereye vuran ağaç dallarının sesi ve ay ışığında uzadıkça uzayan  gölgeleri onların hayal güçlerini iyice çalıştırıyor, en ufak bir sesten kocaman anlamlar çıkartıyorlardı. “Köyde yaşam ne kadar da garip” diye düşündü çocuklar, asla yalnız yatamazlardı burada, her  köpek ulumasında korkuyor, çatıda gezen sincaplardan ya da gece uçan yarasaların kanat seslerinden, cama vuran gölgelerden ve çarpan dallardan bayağı ürküyorlardı.

Nabiye teyze, geceleri konakta dolaşan beyaz sakallı bir ermişten  bahsedince, korkuları iyice arttı. Geceleri tıkır tıkır sesler duyulurmuş konakta, geceden konan su dolu ibrik sabaha boşalır, tahta takunyalar  ve havlular sabah ıslak bulunurmuş. Nabiye teyze “geceleyin size seslenen birini duyarsanız sakın cevp vermeyin, korkamayın da, o bir ermiş dede, beyaz sakallı, namaz için kalkıyor, dua edin ve uyamaya çalışın” diye onları uyardı ve ekledi “haaa sakın ha, geceleyin tuvalete kalkmayın, bu katta tuvalet yok, zaten evin içinde değil tuvalet bahçede, gidemezsiniz, geceleyin yatmadan önce iyice yapın tuvaletinizi e mi çocuklarım”diye lafını bitirdi.

Çocuklar bu dışarıdaki tuvalet meselesini pek anlayamamışlardı, zaten zorlasalar bile bu karanlıkta dışarı çıkmazlardı, gece kimse dışarı çıkmazdı zaten, alt katla üst kat arasında kapı kitlenirdi geceleri. Vahşi köpekler ya da domuzlar inebilirdi çünkü. Büyükler alışmıştı alışmasına da küçükler, işte sorun onlardaydı, ne yapsınlar, gece uyku sersemi kalkıp holün sonundaki küçük pencereden aşağıya çişlerini yapıveriyorlardı, yapıveriyorlardı ama korkuyorlardı da. Çoçuklar bu gerçek mi masal mı bilemedikleri şeyleri dinlerken aşağıdan çocukların annesi de çıkageldi, merak etmişti çocuklarını, alışkın değillerdi ne de olsa böyle ortamlara. Ama onları yerde bağdaş kurmuş otururken görünce çok hoşuna gitti. Nabiyeye “-ne anlatıyosun gı” diye takıldı.

Ermiş amcanın lafını duyan anneleri birden bir garip oldu, durdu, “-evet Nabiye teyzeniz doğru söylüyor çocuklar, sakın ha, bir daha ordan aşağıya çişinizi yapmayın e mi” diye tekrarladı. Neden diye üsteleyince, bir gece beyaz saçlı ermiş dedenin kendisine göründüğünü, “- Neden benim yerimi kirletiyorsunuz, ben orada namaz kılıyorum” dediğini anlattı çocuklara. Rüya mıydı, gerçek miydi bilmiyordu, ama görmüştü işte. Ertesi sabah, herkese söylemek istemişti, ama çocuk diye pek dinlememişti onu kimse. Ama bu güne kadar hala o gece tıkırtıları devam etmişti. Akılları karışmıştı çocukların, “-şıştttt” sesleri duyuluyordu sessizce, beyaz saçlı bir amca görür müyüz korkusu ve heyecanıyla etraflarına, arkalarına çaktırmadan bakınıyorlardı.

Derken gecenin tam ortasında, sessizliğin, korkunun tam ortasında sanki bir kesekağıdı patlarmış gibi, Ramazan ayında top patlarmış gibi bir ses duyuldu. Oturdukları yerde birden titrediler, korkudan yüzleri allak bullak olmuştu. “-Ne oldu, n’oldu” diye etraflarına bakındılar, derken bir kez daha duydular aynı sesi…Çocuklar birden oturdukları yerde dikildiler. “Acaba ermiş dede mi gelmişti,?” O kadar çok bahsetmişlerdi ki ondan, gölgelerin arasından beyaz saçlı bir dede çıkacakmış gibi korkuyla etraflarına bakınıyorlardı.

Birden yeğenleri Hasan “- bu bir silah sesi” diye bağırıverdi. Camdan dışarıya baktılar ama zifri karanlıkta hiçbir şey göremediler. Paldır küldür aşağıya koşuşturdular, sohbetten kimse bir şey duymamıştı bile. Hasan telaşla babasına iki el silah atıldığını söyledi soluk soluğa. “-Ses ovadan geldi, baba, Nazik ablamın ordan, bize mesaj yolluyor, kesin bir şey var” diye ekledi. Sonra dışarı fırladı, tekrar odaya geldiğinde elinde koca siyah bir tüfek vardı. “-Önce bekleyelim dedi” babası, “-bir daha atılırsa gideriz” Derken iki kez daha duyuldu  silah sesi. “-Tamam, ben hazırım, hadi gidelim” diye heyecanla söylendi Hasan . Büyükler de telaşla ayaklarına lastik mes ayakkabılar, ellerinde tüfekler, atlarına atladıkları gibi aşağıdaki ovaya doğru dört nala  gittiler. Bir on beş dakika sonra 5-10  el silah sesi daha duyuldu. Heyecan doruktaydı. Derken etraf sessizleşti, bekleyiş başlamıştı.

Bir müddet sonra atlıların sesleri duyuldu. Geri dönmüşlerdi. Tam da Hasan’ın dediği gibi olmuştu. Nazik’lerin çiftiğini basmıştı, Gaffur ağanın oğlu Musa . Nazik’in babası yoktu, sadece bir abisi vardı o da her ayın aynı günü şehre, Balıkesir’e iner, çok geç saatte dönerdi. Bunu kollayan Musa ‘da gecenin karanlığını fırsat bilerek kızı kaçırmaya yeltelenmişti. Ama Nazik’i hesaba katmamıştı. Köyün delişmen kızlarından biriydi Nazik. Öyle çok narin falan değildi, Çerkes olmalarından dolayı babası onu erkek gibi yetiştirmiş, özgür bırakmış ve özgüvenli olmasına özen göstermişti. Kimseye ihtiyacı yoktu, onun gözünde para, pul değerindeydi. Çok şükür babasından kalan bu küçük çiftlik kendilerine yetiyordu.

O bir Çerkes kızıydı ve çerkesz kızları zorlamaya gelmezdi, “-bunu bile bilmiyor salak oğlan” diye geçirdi içinden”. Çerkes kızları ancak kendi seçtikleri ile evlenirlerdi. Gönülleri kime  düşerse onunla bir yola çıkmak isterlerdi. Küçük bir evi olsun, bir de güvendiği erkeği yeterdi ona.  Özgür olmalıydı. Burada ovada yaşamayı seviyordu.  Atalarından gelen özgürlük hissi sanki burda fazlasıyla vardı. Canı istedi mi ata biniyor,  ovada o köy senin, bu köy benim gezip dolaşıyordu. Tabii adı da çıkmıştı “delişmen kız” diye ama kim takar. O at üzerinde dört nala gezerken, oradaki oğlanların en büyük zevki de mobilet kullanmaktı. Ne zaman ata binse, salak oğlanlar da mobiletleriyle kendisiyle yarışırlardı. Ve tabii nal toplarlardı. Korkusuzdu. Gaffar ağanın oğlu kendisine takmıştı, biliyordu, ama ne yapsın sevmiyordu çocuğu.

Onun sevdiği başkasıydı. Seçimini çoktan yapmıştı o. Atıyla gezdiği günlerden birinde tanımıştı Ahmet’i. Ahmet çobandı, garibandı ama mert adamdı. Upuzun boyu, simsiyah saçları, kapkara gözleri vardı. Sevgisinde samimiydi, az ama öz konuşurdu, öyle büyük laflar etmeyi bilemezdi ama ilk tanıştıkları yer olan, küçük tepedeki, aşklarının sembolü olarak seçtikleri ceviz ağacının altına oturup da eline sazını alınca,  en güzel aşk sözlerini sevdiğinin kalbine bir tohum ekercesine konduruverirdi.

Nazik’se Ahmet’in karşısında kırılır dökülür, Ahmet’in dumanlı boğuk sesi, Nazik’in o hoyrat, erkeksi yanını törpüler, o haşin, o erkeksi, delişmen kız gider, narin, kibar bir hatuna dönüşüverirdi, masaldaki kara kuru ördek yavrusunun kuğuya dönüşüvermesi gibi. Onun bu hallerine Ahmet bayılır, türküsünü salıverirdi :

“- Büyük cevizin dibi   (Nanay gülüm nanay yar)

Ne gezersin el gibi   (Nanay kibarım nanay)

Sallan da gel yanıma (Nanay gülüm nanay yar)

Helallık malım gibi   (Nanay kibarım nanay)”

Birlikte bir gelecek planlarken ortaya çıkan Musa, onların bu mutluluklarına çomak sokmak için elinden geleni ardına koymayacaktı tabii. İstediğini alırdı, ne de olsa ağa’nın oğluydu o. Ama Nazik kızdan da çekiniyordu bir yandan, onun deli yanını bilirdi, az yememişti fırçayı köy meydanında.  “-Kaleyi içten fethetmek lazım” demişti köydeki çöpçatan teyzesi. Ve kale, Nazik’in annesi oluyordu bu durumda elbette.  Eve gelip gitmeler, Musa’yı methetmeler başladı. Annesi kızının mutlu olmasını istiyordu elbet, ama yalnızlık da zordu, ayrıca birde oğlu vardı daha evlendireceği, bu çiftlik hangisine yetecekti, kızının zengin ağanın oğluyla evlenmesi en münasibiydi ona göre ama herkes gibi Nazik’ten de çekiniyordu doğrusu. Ama bir gün dayanamayıp Musa’nın teklifini Nazik’e anlattı. “- Artık aklını başına toplaman lazım  kızım, samanlıkta seyran olmaz, parasız yaşanmıyor, bak abin de evlenecek, ev ev üstüne de olmaz, ne yapacağız? Seninki de çulsuzun teki, çobanlık yapıp sana mı bakacak, anacığına mı, ona da acımıyor değilim ama olmaz, bu iş yürümez, aklını başına al, düşün, sen akıllı kızsın, gel bu sevdadan vazgeç” diye ufak ufak Nazik’i işlemeye başladı.

Kafası karışan ve annesinin söylediklerine bozulan Nazik, Ahmet’le buluştuklarında biraz durgundu. Ahmet hemen anlamıştı bir şeyler olduğunu. Deli kızı ne zaman böyle sessiz kalsa bir sorun var demekti, üsteledi. Nazik önceleri konuşmak istemedi, sonra yavaştan açıldı. Annesine kızmasını da istemiyordu Ahmet’in, kendisinin kızması yeterdi zaten, ama olmuyordu işte. Ahmet  tahmin ettiği gibi kızmış ama kızdığını belli etmemeye çalışmıştı. Ama “anne” dediği sevdiğinin anası kendisini adam yerine koymuyordu bile, içten içe darıldı, suratı asıldı. Bunu gören Nazik kız, yavaşça sevdiğinin göğsüne başını dayayarak Ahmet’in yanına oturdu, o da “-Seni kimselere yar etmem” diyerek aldı sazı eline ve bir türkü tutturdu gene :

“- Büyük ceviz yarıldı   (Nanay gülüm nanay yar)

Annen bana darıldı   (Nanay kibarım nanay)

Ne darıldın kaynana (Nanay gülüm nanay yar)

Kızın bana sarıldı    (Nanay kibarım nanay)”

Ama işler istedikleri gibi olmuyordu. Musa Nazik’e kafayı takmıştı bir kez. Biraz da gözdağı verir gibi ısrarla haberler uçuruyor, annesi de durmadan Nazik’i sıkıştırıyordu :“-Ahmet’i kötülemek istemem, ama beş parasız, çulsuz adamı ne yapacaksın, nasıl sana bakacak?” diye kafasının etini yiyor, şüphe tohumları ekmeye çalışıyordu.       Musa’nın onu rahat bırakmayacağını anlayan Nazik kız, köyün çeşmesinin önünde kendisini sıkıştıran Musa’ya “-asla senin olmayacağım ağa oğlu, bunu bil, ben Musa’yı seviyorum” deyince Musa çıldırmış, “-eninde sonunda benim olacaksın, gerekirse seni kaçırırım” diye tehditler savurarak uzaklaşmıştı.

Bu tehditten işkillenen Nazik durumu dayısının oğlu Hasan’a anlatmıştı. O da Nazik gibi gözü pekti. Güzel ata biner, kimseden korkmazdı. Herhangi bir alarm durumunda Nazik hemen havaya iki el silah atacaktı. Eğer gerçekten acil bir durum varsa, biraz bekleyip tekrar iki el daha ateş edecekti. Parola buydu. Hasan bu durumu, babasına fazla detaya girmeden anlatmış, teyzesi ile yeğeninin ovada yalnız kalmasından dolayı korktuklarını, Nazik kızın bir sorun olduğunda onları silahla yardıma çağıracağını anlatmıştı kısacak. Babası garip karşılamamıştı bu durumu Allahtan,  “-Ne de olsa ataları yok başlarında, Nazik de erkek maaşallah ama sonuçta bir kız evladı değil mi, etrafta kız  kaçırmaların da çok olduğu bu günlerde iyi düşünmüşsün evladım” diyerek Hasanın sırtını bile sıvazlamıştı.

Derken gecelerden bir gece, yani bu gece, herkes Mehmet dayıların evindeyken, abisinin de tam şehre gittiğinin gecesi durumu fırsat bilen Musa çiftliği basmıştı basmasına ama Nazik tüfeğini ateşlemişti bile iki el, derken iki el daha. Bunu duyan Hasanlar, dört nala atlarıyla yetişmiş, ellerindeki tüfeklerle gecenin içinde bir oraya, bir buraya koşuşturan Musa ve adamlarını yakalayıp bir güzel dövmüşlerdi. Sonrasında jandarmaya gidilmiş, şikayetçi olunmuştu. Nazik elinde silahı, arkasına gizlenmiş, korkudan beti benzi bembeyaz olmuş annesi ile evin kapısının girişinde dayısını bekliyordu. Dayısı “-hadi gel, bu gece burda kalmayın, hem annen çok korkmuştur şimdi” diyerek onları da Koca Konağa getirivermişti.

Gürültüyle içeri girerken, içerdekiler de merakla onları bekliyordu.  Hasan büyük bir zafer kazanmışcasına “-gördünüz mü, nasıl da yakaladık mendeburları, bir de teyzemi kaçıracaktı şerefsizler” diye söyleniyordu. Bahriye teyzenin cam mavisi gözleri daha bir deli bakar olmuştu, kimdi bu yeğenini kaçırmak isteyen densiz!  Nazik’in annesini sedire oturtup ayran verdiler, biraz sakinleştirdiler. Nazikse bir şey olmamış gibi geçip sedirin bir kenarına oturuyardu ki, gözü misafirlere ilişti, derken bir gürültü kıyamet, gülüşmeler, sarılışmalar, “-vay benim ablam gelmiş de, haberim olmamış da” Yazın sabanla tarlada dolanıp dururken gülüştükleri günleri hatırladılar birlikte. Sonra etraf sakinleşince yavaş yavaş Ömer’i ve kendisini anlattı Nazik ve sabaha kadar dertleştiler.

Dayı babayani bir adamdı. Güvenilir, emin, sırtını korkmadan dayayabileceğin bir ceviz ağacı kadar sağlam. “- Şu delişmen kıza artık bir sahip çıkmak lazım” deyip meseleye el atmaya karar verdi. “Türküler, uzun havalar her zaman  kavuşamayan aşıklar için yakılacak değildi ya canım!” Kendisi de sevmişti, sevmeyi bilirdi. Ona da zamanında olmaz demişler, bir çok zorluk çıkartmışlardı. Uzun zaman sevdiğinden uzak kalmış, annesi karısını bir türlü istememişti. Onlarınki de tam tersiydi. Bir türlü “bu bastı bacak kızı” kendisine layık bulamamıştı anası. Bir de üstelik fakirdi ya, “- ne ağa kızları varken, gitti de bu cadalozu, bu cam gözlü şeytanı alıverdi” derdi hala. Ama o sevdiğinden memnundu, ve herkesin sevdiğiyle evlenmesini isterdi. O yüzden yaptı bir dayılık ve ona ovadan, o çok sevdikleri cevizli tepenin hemen oradan bir dönüm arsa hediye etti, Çerkez yardımlaşmasıyla da bir çırpıda onlara göre küçücük bir ev konduruverdiler üstüne. Kuruluverdi  düğün şenliği, Sındırgı ovasının ortasına.

Gene zifiri karanlık bir geceydi gece olmasına da,  insanı hayallere daldıracak kadar renkli ve ışıl ışıldı her yer artık. Mutluluk insanları sımsıcak sarmış, sarmalamıştı,  müziğin ahenkli sesi ve birlikte ortada dans eden Çerkes kızları ve oğlanları,  şehrin madeni ışıltısına hapsolmuş Müberra ile bütün bu zenginliklerden uzak yaşayan Ayşen ve Alper’e, kendilerini sanki bir masalın içindeymiş gibi hissettiriyordu. Bu mutluluğu paylaşabilmekten, burada, şu an bulunabilmekten alabildiğince mutluydular onlar da. Düğünün ortasındaki sahnede, Nazik kız, ellerinde kınalar,  altın tel sırmalarla işlenmiş beyaz saten elbise ve altın sırma işlemeli kırmızı tül kaftandan oluşan gelinliği ile Ahmet’in etrafında dans edip, bir kuğu gibi süzülürken, Ahmet de elinde sazı türküsünü söylüyordu sevdiğinin ışıl ışıl parlayan gözlerinin içine bakarak :
“- Ceviz meyvasın güzel (Nanay gülüm nanay yar)

Güz gelir döker gazel (Nanay kibarım nanay)

Beni sevmez demişler (Nanay gülüm nanay yar)

Seni severim ezel        (Nanay kibarım nanay)”

 

 

 

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s