UYKU UYKU’DAN UYANIŞTIR !

Koşuyolu Mahallesi  Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi  2. Dönem

“Müzik’ten öykü yazma ” ödevi…

(Verilen müzik : Rachmaninoff’un 3. Piyano Konçertosu)

 

Soluk soluğaydı. Kalbi sanki yerinden fırlayacakmış gibi ağzının içinde güm güm atıyordu. Yerinden kıpırdayamıyordu. Sanki bir el boğazını sıkıyor gibiydi, boğuluyordu. Elleriyle kurtulmaya çalıştı onu engelleyen şeyden ama başaramadı. Göğsü deli gibi inip inip kalkarken, aniden kesik kesik öksürerek doğruldu ve şaşkın gözlerle etrafına bakınırken buldu kendini. Bir ormanda yerde yatarken bulmuştu kendini, her tarafı  yaprak ve  toprak içerisinde . Kendine gelmeye çalıştı bir müddet, nefes alışları düzeldi, üzerinde duran  çantayı zorla kenara ittirdi, şöyle bir doğrulmaya çalıştı ama yapamadı, bir yandan korku dolu gözlerle etrafa bakınıyor ne işim var burada ve niye buradayım sorularının cevabını arıyordu, bir yandan da korkuyordu. Ne olmuştu ona? Neredeydi? Niçin yerde yatıyordu? Telaşla tekrar etrafına bakındı, kimsecikler yoktu, biraz rahatladı, iyice  sakinleşti, sırtını ağaca dayadı,  gözlerini kapatıp bir an olsun içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmayı diledi. Ama en ufak çıtırtının ormanın sessizliğinde yarattığı korkutucu sesiyle  hemencecik açtı gözlerini. Soluk alışı artık düzene girdiyse de soluk olmaktan bile korkar olmuştu şimdi, hava kararmak üzereydi  ve korkuyordu.

“-Sakin ol kızım, düşün, düşün, burası neresi, sen neredesin? “ diye kendi kendine konuşuyordu. Konuştukça etrafın sessizliğinden de ürküyordu açıkçası, bir ormandaydı,  bunu anlamıştı ama ne ormanı,  ne işi vardı ki ormanda, en son hatırladığı şeyi düşünmeye  çalıştı, ama sanki bomboştu kafası.  Kendine gelmek istermişcesine kafasını şöyle bir silkelemek istedi, hafiften başı döndü, midesi bulanır gibi oldu, eliyle şakaklarına masaj yapmak isterken birden eline bulaşan ve nerdeyse kurumakta olan kanı gördü, gözlerine inanamadı, gene başı döner gibi oldu, nefesini tuttu. “-Düştüm ve düşerken de kafamı vurdum herhalde bir yerlere” diyerek etrafına bakındı, dibinde yatmakta olduğu ağacın köklerinin üzerinde bir parça kan gördü, anladı. Şu ana kadar ağrımayan  kafası birden zonklamaya  başlamıştı ne hikmetse.

Üstünü başını  yokladı, başka bir yerinde herhangi bir şey yoktu görünürde,  sadece  üzerine giydiği  yeşil çizgili bir tişört biraz kirlenmiş, diz altı kahverengi keten pantolonun bir paçası yırtılmıştı. Kahverengi keten espadrillerinin bir teki  bir adım ötesinde duruyordu, teki ayağındaydı. Sırt çantası ise, göğsünün üstünde kalmış,  onun ağırlığından o da kendini boğuluyormuş gibi hissetmişti. Derken dizindeki kanayan yarayı gördü, demek ki bayağı bir düşmüştü. Korkuyla karışık bir merakla etrafına bakındı gene, neden ve nerden düşmüştü ki?

Etrafını daha bir ilgiyle incelemeye başladı.  Dibinde yatmakta olduğu ağaç ki kocaman gövdeli, boyu göremeyeceği kadar yukarlara uzanan devasa bir ağaçtı, galiba çınar ağacıydı, kalın gövdesinden tanımıştı onu,  yokuş aşağı meyilli bir yerdeydi ve sanki biraz da korunaklı bir yerdi, yukarıdan bakan birinin görmesi biraz zordu. Zaten gövdesi öyle geniş, dalları öyle kalın ve kökleri de her yöne dağılmıştı,  ki rahatlıkla birkaç kişi saklanabilirdi etrafında. Toprağa uzanmış gibi duran köklerinin arasında oyuk gibi bir çukurun içinde yatıyordu.  Hava kararırken görebildiği bunlar olmuştu, hala ne olduğunu ve nasıl, neden düştüğünü tam olarak hatırlayamıyordu ve içinden bir ses korkması gerektiğini ikaz ediyordu sanki ama..Kafasında binbir soru yattığı yerde yatarken,  bir yandan ürkek ürkek etrafına bakınıyor, bir yandan da  her an biri çıkıverecekmiş gibi hızlı hızlı atan kalbini sakinleştirmek için kendi kendini teskin etmeye çalışıyordu.

Usulca çantasına uzandı, içinden bir resim defteri ve boya kalemleri çıktı, defteri şöyle bir karıştırdı, ufak ufak karalamalar vardı, gülen suratlar, ağaçlar, çiçekler, gölde parlayan güneş, kendi yapmıştı herhalde, güzel çizimler diye düşündü, sonra tekrar çantanın içini araştırmaya döndü, yarısı yenmiş bir sandviç ve bir şişe su buldu. Susamıştı, hemen suyu içti, birazını da yüzüne serpti. Sandviçin kalanını da hemencecik yedi, acıkmıştı. Cep telefonunu aradı ama yoktu, “yanıma almış olmam gerekirdi, acaba nerede, düşürdüm mü acaba” diye düşündü. Yattığı yerden etrafına  bakındı ama bir şey göremedi. Belki ararlar ve sesini duyarım diye ümitlendi, ama sonra çoktan şarjı bitmiştir diye tekrar umutsuzluğa kapıldı.  Ne yapacağını bilmiyordu, nerde olduğunu bilmiyordu, en önemlisi kim olduğunu bilmiyordu. Hala hatırlayamamıştı kim olduğunu!

Derken uzaklarda parlayıp sönen bir ışık gözünü aldı birden, tatlı kızıl bir ışık ormanın içinden göz kırpıyordu sanki ona. Hafifçe doğruldu, kısa boylu küçük gövdeli fidanların arasından, batmakta olan güneşin son ışıkları az ilerde olması gereken gölün üzerinden yansıyordu kırılarak. Hem çizdiği resimden, hem de uzaktan uzaktan kıyıdaki taşlara vuran sakin dalgaların sesinden oralarda bir yerlerde göl olduğundan artık emindi. Aniden hatırladı, üniversiteden arkadaşlarıyla göl kıyısında yazlık tutmuşlardı 15 günlüğüne, eski püskü bir minibüse doluşmuş,  göl kıyısındaki ahşap eve gelmişlerdi.  Kızlar etrafı düzeltmek için evde kalırken, oğlanlar da kasabaya yollanmışlardı yiyecek bir şeyler almak için. Temizlik yapılırken evda kalmak istememişti o. Naif biriydi o, hemen hastalanıverirdi. Alerjik astımı vardı, , toza kire gelemezdi, üstüne bir de şeker hastasıydı, yorgunluğa da gelmezdi. Dolayısıyla arkadaşlarının da iznini alarak, sırt çantasını ve  belki güzel bir şey görürüm de resmini yaparım diye resim malzemelerini de yanına alıp etrafı keşfe çıkmıştı ev toparlanırken.

Öylesine güzel bir yerdi ki bulundukları yer, ağzı açık kalmıştı. Vakitlerden sonbahardı. Hüznün mevsimi.  Ama  bu mevsim hüzünlü gelmezdi ona hiç. Aksine renklerin en güzeli gelir bu mevsimde gönlüne taht kurarlardı sanki.  O kanayan, kavrulan renkleriyle bir gelin gibi süslenen ağaçlar onu bütün üzüntülerden, kederlerden  alıverirdi, hüzün mevsiminde doğa yeniden doğmak için ölürken, o yeniden yeşerirdi sanki. “-Bahar” diye fısıldadı. Bahar’dı onun adı.  Hatırlamanın verdiği tatminkar bir  kabullenişle ismini kurumuş dudaklarının arasından sessizce bir kez daha fısıldadı : ”-Bahar”  Hastalığından dolayı pek istediği gibi yaşayamazdı, hep dikkatli olmak zorundaydı, adı gibi bahardı bahar olmasına da, hiç ilkbahar olamamıştı, o hep sonbahardı , sonbahardaydı. Sonbaharı severdi,  o melankolik ruh hali hoşuna giderdi gitmesine de, ruhu bir ilkbahar gibi coşkuluydu, yaşamayı severdi Bahar.

Tüm korkusunu unutup kendisini sarıp sarmalayan doğaya kendini teslim etti, şükranla toprağa dokundu, elinin altındaki sarının, yeşilin, kahverenginin en can alıcı renkleriyle bezenmiş yapraklar, o verimli buram buram yaşam kokan toprak, içinde barındırdığı  tüm canlılar ve etrafındaki ağaçlar bir arada sanki onunla konuşur gibi fısıldaşıyordu. Eliyle yaprakları sever gibi okşadı, ağaca elini dayadı, gözlerini yumdu,  onu koruduğu için doğa anaya teşekkür etti, şükranlarını sundu. Sanki ormanla bir beden olmuştu, aynı anda nefes alıp veriyorlar, birbirlerini anlıyorlardı sanki. İçi huzurla doldu. Derken uzaklardan gelen bir ses duydu, içinde bulunduğu huzurlu ortam birden tuzla buz oldu,  korkuları geri dönmüştü. Sessizce etrafını dinlemeye başladı, sanki soluk soluğa biri  vardı uzakta, sanki ayağını sürür gibi yürüyen ve konuşan ama bulunduğu yerden uzaktı herhalde, hiçbirşey  anlayamıyordu duyduklarından.  İyice sindi bulunduğu yere. Nefes nefese kalmıştı korkudan, derken  zihninde bir ışık çaktı. Başına gelenleri birden hatırlamıştı.

Ormanda gezerken, kendini doğaya öylesine kaptırmış, şarkılar mırıldanarak ve de hafiften dansederek ilerliyordu ki bir gariplik hissetmişti. Etraf birden sessizleşmişti ne hikmetse ve birden o  adamı görmüştü. Onu görünce duraksamış, adamsa ona doğru gelir olmuştu. Bir ayağını sürür gibi yürüyor ve elindeki baltayı sallayıp duruyordu. Bilmediği bir ormanda, tanımadığı bir adamın pis pis sırıtarak üzerine gelmesi aklını başından almış,  adamın geldiği yerin ters istikametine doğru kalbi ağzında deli gibi koşturmuştu. Allahtan iyi koşucuydu, astımı yenmesi için doktoru ona her gün hızlı yürüyüş vermiş o da bunu elzem bir görev addederek yerine getirmişti. Şimdi bu yürüyüşlerinin yararını görüyordu. Koştu, koştu, bir yandan arkasına bakıyor, bir yandan koşuyordu, adamı artık görmez olmuştu, bir an durdu, baktı, neredeydi bilemedi, gölü göremedi, ağaçlar nerdeyse yapışık gibiydi birbirine, başını yukarı kaldırdı, güneşin yerini hatırlamaya çalıştı, kendine göre bir yön tayin edip koşmaya başladı, koşarken de küt, ayağı bir ağacın köklerine takıldı ve yokuş aşağı yuvarlandı. Sonrası malumdu işte.

Adamı hatırlamak onu bayağı germişti. Onu arıyor muydu acaba?. Aklında binbir senaryo üretiyordu, katil miydi, sapık mıydı, korku filmleri seyrede  seyrede herkesi potansiyel suçlu düşünmeye başlamıştı galiba. Ama pis pis niye sırıtıp elindeki baltayla niye üzerine gelsindi ki canım! İyice küçüldü bulunduğu yerde. Artık her sesten korkar olmuştu. Kalbi deli gibi atıyor, ağzının içinde zonkluyordu sanki. Kalbinin sesi duyulacak diye öylesine korktu ki, ne yapacağını bilemedi, eliyle ağzını burnunu kapattı. Sanki nefes alıp verişleri duyulacak gibi geliyordu yoğun sessizlikte. Allahtan biraz rüzgar çıkmıştı, her ne kadar çıkan bu sesler onu daha da korkutsa da bir yandan da  seviniyordu. Allahtan sürüme sesi  uzaklaştı, uzaklaştı, duyulmaz oldu.

Karanlık yavaş yavaş  çöker, sığındığı ağacın köklerinin arasındaki yumuşak toprağı çevresinde bulduğu dallarla oyarak kendini iyice sakladı, üzerine  toprağın üzerine bir Isparta halısıymışcasına yayılmış rengarenk, renkahenk yapraklardan avuç avuç üzerine başına serpti. Artık geceye hazır sayılırdı. Karanlık katman katman ormana iniyor, elle tutulur bir hale geliyordu sanki. Bekleyecekti. Adı gibi umut doluydu, nasılsa arkadaşları onun yokluğunu fark edecek ve aramaya geleceklerdi. Ama nerde, nasıl bulacaklardı, tanımadıkları bir yerdeydiler ve nereye gittiğini de kimsecikler bilmiyordu. “-Doğa anne beni koru, bana yardım et” diye dua etti.

Ne kadar vakit geçmişti bilemiyordu, karanlığın içinde zaman çok ağır ilerliyor, gece bitmek bilmiyordu. Olanca karanlığı ve heybetiyle gelmişti gece, ne kadar da korkunç diye düşündü.  Şehirde olsalar belki bu saatlerde tiyatrodan çıkıyor olurlardı ya da Boğaz kenarında bir kafede. Boğazın karanlık suları korkutmazdı onları, etrafları aydınlıktı çünkü, oysa burda en ufak bir ışık bile yoktu, ateş böcekleri bile yok diye düşündü birden, “-sahi n’olmuştu ateş böceklerine?”  Eskiden yazlıklarında geceleri ateş böceklerini seyretmeye bayılırdı, gözlerini koca koca açarak karalığı delmeye ve ateş böceklerini görmeye çalıştı, ama yok, bir  tane bile yoktu. Şehirden sürgün edilmişlerdi ama ormanda nasıl bulunmazlar diye düşündü, üzüldü. Keşke olsalardı diye düşündü, ama sonra da gecenin içinde parlayan bir ışık görsem  belki de korkardım diye gülümsedi.

“Ne çok gezen vardı geceleri ormanda!” Pıtır pıtır bir ses geçiyordu arada sırada yanıbaşından,   o   da           “göle suya inen hayvanlardır herhalde” diye kendini avutuyordu. Orman işte, her türlü hayvan olacaktı elbette, masallarda okumazlar mıydı sanki “hayvanların çoğu geceleri inerdi su kenarına”  “korkmaya gerek yok, ses çıkarma yeter” diye kendi kendini avutuyordu. Aklına birden yılanlar geldi, tedirgin oldu, o soğuk bedenli yaratıklardan hep ürkerdi, şimdi üzerine biri gelse çığlık çığlığa bağıracağına emindi. Korkudan buz kesti, gözlerini kapattı sıkı sıkı, hoş kapatmış ya da kapatmamış  ne fark edecekti, ama gözleri açık olunca daha bi korkuyordu sanki,  en iyisi gözlerini kapatmaktı.

İnşallah astımı tutmazdı, ilacı da yanında mıydı bilmiyordu doğrusu,  gece orman havası onun için tehlikeliydi, çünkü  bütün ağaçlar ve bitkiler gündüzleri oksijen alıp karbondioksit verirken, geceleri tam tersini yaparlardı, yani geceleri karbondioksit verip, oksijen çekerlerdi. O yüzden hele bir de nemli bir ortamdalarsa, karbondioksit verimi fazla olurdu ki bu da kendisi için zararlıydı. Bunu biliyordu, çünkü alerjik astımlı olduğundan daha çocukken öğretilmişti çoğu şey ona. Zaten nefes alış verişi hafiften zorlanmaya başlamıştı, farkındaydı. İnşallah yanımdadır deyip çantasını bir ümitle  açtı, eliyle içini yokladı, “-hah tamam, buradaymış”  dedi,  rahatladı, alıp birazcık içine çekti, “-sonuymuş meğer, ama idare eder” diye düşündü. Asıl sorun üşümüştü ve daha da kötüsü acıkmıştı, aç kalmaması da gerekiyordu. Ayıldığında yediği yarım sandviç ona yetmemişti elbet, üstelik sık sık kısa aralıklarla yemesi gerekiyordu, ama ne bilsindi ki ormanda mahsur kalacağını.

Mümkün olduğunca sakin olması gerekiyordu, ne yapabilirim diye düşündü, aklına okuduğu şifa teknikleri ile ilgili kitap geldi, “- en iyisi meditasyon yapayım, hem buradan ala yer mi bulacağım sanki, millet ta Hindistan’a gidiyor meditasyon için, bense tam yerindeyim” diye gülümsedi. Şu halde bile kendi kendiyle dalga geçebiliyordu ya “aferin sana kızım, hep böyle ol” diye  kendi kendini rahatlattı. Sonra hatırlayabildiği kadarıyla başladı nefes tekniklerine.

“-Derin derin burnundan nefes al, al, al, göğsün ve karnın iyice şişsin, nefesini tut tutabildiğin kadar, hatta 10’a kadar say, sonra ağzından yavaşça nefesini ver , ama hepsini değil, yarısını, biraz bekle, sonra kalan diğer yarısını da ver.

– Nefes alırken vücudundan içeriye nurani bir ışığın girdiğini ve vücudunu ve seni sardığını düşün, verirken vücudundaki ve etrafındaki bütün kötülüklerin vücudunun her yerinden çıktığını, uzaklaştığını, gittiğini düşün”

Nefes alıp verdikçe içine aldığı ışığın kendisini sarıp sarmaladığını ve onu koruduğunu hissetmeye başladı.  Vücudunun geceleyin ay ışında  parlayan yakamozlar gibi ışıldamaya başladığını, içine sonsuz bir sakinlik ve huzur dolduğunu hissetti.  Kıyıya sessizce vuran bir dalga gibi o da sessizce kendi içindeki limana ulaşmaya çalışır gibiydi. Derken yeşiliyle, sarısıyla, kızılıyla moruyla bir ışık huzmesinin kalbinin üzerine gelip yerleştiğini gördü. Sanki doğa canlanmış, ona bütün nimetlerini sunuyordu. Dünyadaki bütün canlılar bir olmuş, aynı özde birleşmiş gibiydiler.  “Ne verirsen onu alırsın” sözleri çınlıyordu içinde bir yerlerde. O doğayı seviyordu, saygılıydı, yaşayan her canlıya olduğu gibi. Ve şimdi  doğa da ona bu sevgisinin karşılıksız olmadığını gösteriyor sanki onu bir yorgan gibi sarıp sarmalıyordu.

Muhteşem bir gökkuşağı olanca güzel renkleriyle gelip onu sarıp sarmaladı, hangi renge dokunsa bugüne kadar hiç duymadığı güzellikte bir müzik yayılıyor, evrene sevgi, şefkat, iyilik dağılıyordu. Herşey ve herkes tek bir kişiymişcesine bir öze bağlı olarak ahenkle nefes alıp veriyor gibiydi, evrenle bütünleşmişti sanki.  Duyduğu mutluluk ve hissettiği huzurdan sanki kanatlanmış, kendini sonsuz huzura teslim etmişti. Karanlık zannettiği evren aslında bir ışık yumağı gibiydi, etrafındaki her şey canlıydı ve içinde tanrıdan bir parça taşıyordu. Mesele bu özü görebilmekteydi.

Abanoz boynuzlu kristal beyazlığında bir unicorn gelip kendisini sırtına bindirdi ve eflatun renkli bulutların arasından bütün dünyayı seyre daldırdı. Dünyanın her yanından binlerce nurani ışık aynı anda, aynı kalp atışında buluşmuş, rengarenk bir gökkuşağı tayfı oluşturmuşlardı. “-Nereye baksan o sımsıcak sevgiyi, o şefkati, o şifayı hissedebilirsin dedi bir ses…”    Elini sonsuz şifa denizine sevgiyle uzattı. “-Korkma, al, yeter ki iste, dilediğin kadar al ve ihtiyacı olanlara istemeden ver, vermekten korkma” dedi bir ses tekrardan. “-Görmeyi bilirsen sana görünür evren. Sevmeyi bilirsen gelir sevgi. Ne kadar verirsen o kadar alırsın, almayı düşünmeden vermektir aslolan. Sen bir taze baharsın, insanlara umut aşımalısın, ilk bahar ya da sonbahar olman önemli değil hiçbir zaman, önemli olan özümüz, döngüye serbest bırak kendini, bırak ki gelişesin. Hep bahar gibi ol, hep bahar ol, bahar ol,  bahar…..baharrrrrr” Bir kuyunun dibinden seslenirlermiş gibi derinden ve uzaktan uzaktan ismini duyar olmuştu. Ne olmuştu da takılmıştı dillerine ismi, durmadan bahar, bahar , ne oluyordu canım! Zorlukla duyabildiği seslere cevap vermeyi istedi çok ama ağzını açamadı bile…

“-Bahar, bahar, uyan….uyan…uyansana …Aman Allahım, uyanmıyor hala, ne yapacağız?”

“-Allahtan donmamış, bir melek gibi de uyuyor baksanıza”

“-Buldunuz mu, buldunuz mu nerde, nerde benim arkadaşım?”

“Tamam, tamam, merak etmeyin, bir şey olmamış, sağ salim bulduk arkadaşınızı”

“-Ben size söylemiştim  bulacağınızı, benim suçum değil, ben bir şey yapmadım” sözleri birer arı vızıltısı gibi kafasının içinde dolaşmaya başladı birden. Ne oluyordu, anlayamıyordu, içinde bulunduğu o muhteşem yerden çıkmak da istemiyordu hiç canı. Birinin onu kucağına aldığını, üzerine bir şey örtüldüğünü hissetti ama sesini çıkartmadı. Hala emniyetteydi, biliyordu. Doğa ana onu koruyacaktı.

Kendine geldiğinde arkadaşları olan biteni anlattılar bir çırpıda. Evet, hatırladığı gibi ormana yürüyüşe gitmişti gitmesine de geri dönmediğini maalesef geç farketmişlerdi, kızlar iş yaparken oğlanlar alışverişteydi malum,  önceleri fark edilmemişti yokluğu, sonraları ise “-dolaşıyordur canım, şimdi çıkagelir”  derken karanlık çökmüş onlar da yavaş yavaş paniğe kapılmışlardı. Birlikte etrafa şöyle bir göz atmışlar, ama hem karanlık çökmek üzere olduğundan hem de ne yöne gideceklerini bilemediklerinden çaresiz kalmışlardı. Kızlar evde beklerken, çocuklar da  alışveriş yaptıkları markete gidip ordan orman korucusuna haber verip yardım istemeye  gitmişlerdi. O sırada eve gelen hırpani kılıklı  bir adam, ki kızlar da önceleri korkmuştu adamın tipinden, saçı sakalı karışmış bir orman köylüsüydü bu, bir ayağını sürür gibi yürüyor, elinde de bir balta taşıyordu. Allahtan tam da o sırada erkekler de gelmişti de yanlarında orman korucusuyla,  olanı biteni öğrenebilmişlerdi böylece.

Adam bu civarlardan bir fakir köylüymüş, ormanda kaçak ağaç keserek  geçimini sağlıyormuş. O gün gene kaçak odun toplamaya çıkmıştı ki, kendisine doğru şarkı söyleyerek gelen o güzel kızı görünce şaşırmıştı  ve onunla konuşmak istemişti, ama nedense  kız korkmuştu ondan!

“-Nedense mi!” diye gürlemiş kızlar.

“-Şu haline baksana, biz bile kaç  kişiyiz, ödümüz patladı seni görünce, sen son zamanlarda aynaya falan baktın mı hiç” diyerek adama bağırmışlar bir ağızdan.

“-Yo, neyim var ki, benim bir garip oduncuyum işte, buralarda öyle pek bayan falan görünmez, hem de tek başına, ne bileyim biraz konuşayım istemiştim, her zaman görmüyoruz ki böyle güzel kızları, ama vallahi kötü bir niyetim yoktu.”

“-Ne zannettin kendini be adam, şehirde bile böyle yapamazsın ki, ormanda tek başına kızın üstüne yürümüşsün, bre gafil ne akla hizmet öyle davrandın, kızın ödünü kopartmışsın, Allahtan başka bir şey olmamış, yat kalk dua et, yoksa şu an hapisteydin be adam!” diye ekledi orman korucusu.

Neyse, oduncunun ifadesinden kızın ondan korktuğunu,  koşarak kaçtığını, kaçarken cep telefonunun düştüğünü, telefonu bulunca da götürüp vermek istediğini öğrendiler anlattıklarından. O civarda zaten kiralık fazlaca bir ev olmadığından adamın yerlerini bulması kolay olmuş. Neyse ki oğlanlar köylülerin de  katılmasıyla yapılan arama çalışmaları sonucunda ormancının tarif ettiği yere yakın bir yerde sabaha karşı tam da donmak üzereyken  bulmuşlar Bahar’ı, arkadaşlarının ilerde anlatacağı gibi devasa bir ağacın köklerinin arasında cenin pozisyonunda, üzerinde rengarenk yapraklar, yüzünde huzurlu ve mutlu bir gülümsemeyle  derin derin uyurken. Aslında bulunması bayağı zor bir yerdeymiş Bahar, köylülerden biri “Bahar, Bahar” diye kendi ismini mırıldanırken duymasa…

Arkadaşları bunu anlatırken, o şaşkınlıkla onları dinliyor ve neler de yaşamışım ama iyi ki de yaşamışım diyerek içine derin derin nefes almaya çalışıyordu, çalışmasına da gene zor nefes alıyordu ya da bu sefer oksijen biraz fazla mı geliyordu ne, yüzü gözü ıslak ıslaktı Ve hala  soluk soluğaydı, kalbi sanki yerinden fırlayacakmış gibi ağzının içinde güm güm atıyordu. Yerinden kıpırdayamıyordu. Sanki bir el boğazını sıkıyor gibiydi, boğuluyordu. Elleriyle kurtulmaya çalıştı onu engelleyen şeyden ama başaramadı. Göğsü deli gibi inip inip kalkarken, aniden kesik kesik öksürerek doğrulmaya ve etrafına bakmaya çalıştı ama yapamadı. Zorlukta gözünü açtı, ne olmuştu gene, bir gariplik vardı, manzara birden değişmiş, her taraf bembeyaz olmuştu. Neredeydi, arkadaşları neredeydi? Garip bir koku ve garip bir fısıltı vardı,  sonra birden fark etti, burnunun üzerinde rahatsız edici bir maske vardı, maskenin içinden burnuna doğru üfleyen bir hava, o fısıltı sesi buradan geliyordu,  gözleri ve burnunun etrafı bu havadan dolayı ıslanıyor, gözleri buharlanıyordu. Ne oluyordu ona, neydi bu, neredeydi?

Gene kafası bulanmıştı.  Kafası da pek bi ağrıyordu doğrusu. Bir de kulaklarında hiç durmadan tekrar eden o ses. Sanki bir piyano durmadan kafasının içinde çalıyor, binlerce enstrüman ona eşlik ediyordu. Başı çok ağırıyordu, çok. Başından atmak ister gibi  elini kaldırmak istedi ama canı acıdı.      “-Sakin ol, sakin ol, rahatla, doktor yok mu, doktor, hemşire hanım, kendine geldi, bir bakar mısınız?” Ne oluyordu? Beyaz kepiyle bir hemşire yüzünde sakinleştiren bir gülümsemeyle nazikçe elindeki serumu ve başına takılı oksijen maskesini yavaşça çıkarttı.

“-Tamam, tamam heyecanlanmayın, hiçbir şey yok, güvendesiniz” diye onu sakinleştirmeye çalıştı. Genzini yakan hastane kokusunu algıladı. Etrafına bakındı, heryer bembeyazdı, hastane beyazı, hiç de sevmezdi bu beyazı, hele de kokuyu derken kendi kendine “  hastane mi!” diye düşündü.  Tekrar yattığı yerden doğrulmayı denedi,  beceremedi, bir elinde serum vardı, oynattıkça canı yanıyordu, kendisine gülümseyen gözlerle bakan hemşireye dönüp “-Neredeyim ben” derken, bu defa etrafındaki kalabalığı fark etti,  gözlerinde yaşlarla önce annesini gördü, derken titrek dudaklarıyla babası, kardeşleri ve arkadaşları. Anlayamıyordu, neredeydi, ya arkadaşları!

“-Sakin ol, rahatla, bir şey yok, sadece bir kaza, Allah seni bize bağışladı” diyen annesinin sesi yankılandı kulaklarında.  Kaza mı!  Kafası iyice karışmıştı! Ne kazası? Nasıl yani, “- ormandaydım, bir adam vardı, baltalı” diye sayıklarken annesi, ona olan  biteni bir çırpıda anlattı.

“-Arkadaşlarınla tatile giderken orman yolunda kaza yapmışsınız, yaralarınız pek ağır değilmiş ama sen bir türlü ayılamamışsın, herhalde kazada kafanı vurduğundan bir tür travma yaşadın, bir de şeker komasına girmişsin, uzun bir zamandır kendine gelmeni bekliyorduk yavrucağım, bizi çok korkuttun”

Herkesin gözü yaşlıydı.

“-Sizi bir orman köylüsü  bulmuş, ormana kaçak odun kesmeye girmişmiş, kazayı görünce vicdanı rahat etmemiş, ceza yeme pahasına orman korucusuna haber vermiş, Allah razı olsun ondan, hemen sizi hastaneye yetiştirmişler” diye ekledi babası.

“-Kaza olduğunda  kulağında mp3 varmış, müzik dinliyormuşsun, kazayı fark edemedin herhalde” diye ağlamakla karışık bir ses tonuyla araya girdi kardeşi. Hala hiçbir şey hatırlamıyordu. Neler olmuştu böyle! “-Her zaman müziği çok severdin, belki kendine gelmene yardımcı olur diye, müzik dinlemene izin verdi doktor, kaza anında da Rachmaninoff’un  3. Piyano konçertosunu dinliyormuşsun, sevdiğin müziği  dinlersen daha çabuk kendine gelebilir diye düşündüğü için doktor saatlerdir mp3  dinletiyorlardı sana, gördün mü bak, işe yaradı da ” diye ekledi sonra.

Demek kafasının karışıklığının sebebi buydu. Ormanda kaybolup sağ salim bulunduğuna mı meditasyonla yaşadığı doğa üstü tecrübeye mi sevineyim yoksa bunların bir rüya olduğuna mı yansın derken aniden kaza geçirdiğini öğrenmesi onu pek sarsmıştı doğrusu. Ama bütün bunların  dinlediği müzikten  kaynaklandığını öğrenmesi de ayrı bir tecrübe olmuştu doğrusu onun için.

“-Uyku uykudan uyanıştır” demişti büyüklerden biri, kimdi şimdi adını hatırlamıyordu ama artık gerçeği biliyordu. Hayal ile gerçek, uyku ile uyanıklık, gerçek ile rüya hepsi, hepsi birdi. Her şey birdi. Herkes birdi. Her şey bir özden çıkmış ve her yere dağılmıştı. Görmeyi bilen için yokla var birdi. Her şey sevgi ile başlıyordu. İnanmak bunun için ilk adımdı. Teslimiyet ikinci adım. Bahar için artık bundan sonra keder yoktu, hüzün yoktu, o artık hep bir ilkbahar olarak evrendeki yerini alacaktı. Üzerine düşen görevi artık biliyordu. O sevginin, şefkatin, iyiliğin kızıydı, bahardı o, bahar….Ümidin filizlenmiş hali…

Yattığı yerde bunları düşünürken, bir daha Rachmaninoff gibi insanı duygudan duyguya sürükleyen, halden hale  sokan böylesine komplike müzikler yerine daha meditatif müzikler dinlemeye  kendi kendine söz vererek kendini tekrar rüyanın kollarına bıraktı.

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA – 19.01.2011

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s