“JASMİN – YASEMİN”

Koşuyolu Mahallesi  Nükhet Eren ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi  2. Dönem

“Koku’dan  öykü” ödevi…

(Herhangi bir koku’nun bizde uyandırdığı hislerle ilgili ödev)

——————————————————————————————


“-Ayşen, please take it.  Drink  slowy” ( Ayşen lütfen şunu al, yavaşça iç.)

“-What’s that? “ (Bu da ne?)

“-Drink sipping, it will be get clean your body, clean your negatif energy “

(Yudumlayarak iç, vücudundaki bütün negatif enerjilerden arındıracak seni.)

“-Ok but why do I have it? I dont like so herbal tea, except  jasmin”

(İyi de neden? Ben sevmem öyle bitkisel çayları, yasemin çayı hariç)

“-Abla, uzatma da al hadi, ne var, amma da kapalısın yeniliklere, alt tarafı bir çay,

içiver gitsin”

Hah…Bir sen eksiktin, kardeşim bas bariton sesiyle oturduğu yerden müdahale etmişti hemen. Bendenizse biraz sonra deneyimleyeceklerimi hissetmiş gibi baştan kestirip atmak istemiştim ama olmamıştı işte, “-ya sevmediğim bir şeyi niye içeyim, hem de gereksiz yere” diye kendi kendime söylenip kısık gözlerimdeki bet bakışlarla kardeşime doğru bakarken, elimdeki koca porselen fincandaki garip tatlı sıvıyı istemeden de olsa yudumlarken bulmuştum kendimi. Fazla da itiraz etmek istemiyordum açıkçası, zira hem bulunduğum yerde misafirdim ve hem de tanımadığım bir sürü insanla dolu bir partideydim. Allahtan onlar benim dilimi anlamıyorlardı, alt tarafı “-amma da huysuzmuş”  diye arkamdan konuşsalar da olurdu yani…”-Aman bana ne, ne düşünürlerse düşünsünler”  diye geçirdim içimden, kardeşim düşünsündü benim yerime.

Vakit bir akşam üstü, Temmuz ayının ortaları, güzel bir hava var dışarıda. İlk defa geldiğim Amerika’da, New York,  Hampton Bays’de kardeşimin evindeyiz. Gelirken pek de hevesli gelmediğim bu yere gün geçtikçe alışmıştım. Zaten hep öyle olurdu, giderken gitmez istemez, dönerken de dönmek istemezdim. Gittiğim yer bana kucak açarsa, ben de ona kalbimi açardım. Burası da öyle yerlerden biriydi işte. Bir kere orman içindeydi, sahil kenarıydı. Şehre hem yakın hem uzaktı, insanlar hem çok cana yakın hem de sizi kısıtlamayacak kadar mesafeliydi. Rahattım burda. Ne karışan vardı, ne yargılayan. En önemlisi deniz vardı, orman vardı, Doğayla iç içeydim, bahçede devasa ağaçlar, dallarında kuşlar, sincaplar, geyikler, çoğu evin arkasındaki minik ahıllardaki o güzelim pony’ler, ağaçların arasından  görünen denizin gözümde şavkıması, o güzelim toprak kokusu bir de üstüne özgürlük hissi beni mest etmişti. Ama şimdi canım sıkılıyordu doğrusu.  Biraz garip bir topluluktu içinde bulunduğum, beni görünce olanca sıcaklığı ve dolu dolu kocaman gülüşleriyle “Hello, Good morning” diyen Amerikalılar gitmiş, biraz mesafeli, biraz donuk, biraz gizemli insanlar çevirmişti etrafımı. Belki de onlar da benim gibi hissediyorlardır, neticede ben onlar için bir yabancıydım, içlerinde ne işim olabilirdi ki! Neyse, kardeşimin hanımı Charyl, biraz sonra beni onlara tanıttı, Türkiye’den geldiğimi söyledi, biraz ilgilerini çektiysem de sonra ilgileri hemen söndü, ben de rahatladım doğrusu.

“-Abla, hadi” diyen kardeşimin sesiyle birden düşüncelerimden sıyrılıverdim. “-Hayrola, nereye?” diye şaşkın şaşkın sorarken buldum kendimi sonra. “-Salona geçiyoruz, meditasyon yapacağız” Hah bir bu eksikti işte! Zaten biliyordum bir şeyler olacağını…Öf ya, bu ne bu ya! Korktuğum başıma gelmişti, kardeşimin karısı Charyl, ünlü bir meditasyon, nefes teknikleri uzmanı, fizik, masaj terapist, yogist, velhasıl bu konularda master’dı. Ülke çapında tanınmış bir hocaydı, ülkeler arası eğitimler veriyordu, zaman zaman da evde toplantılar yapıyordu. Kardeşimse çocukluğundan beri bu konularda çok okumuş ve bir çok insan tanımış olduğundan karısıyla rahatça anlaşabiliyorlardı her konuda.  Ama benim için yok Meditasyonmuş, yok Nirvanaymış komiğime gidiyordu doğrusu, inançlı biri olarak bunlar bana fasarya geliyordu. Kalben inanmak ve inançla dua etmekten başka Tanrıya ulaşma çabam yoktu doğrusu. Önümde bir yol varken, başka yollara sapmaya lüzum hissetmiyordum açıkçası.

Neyse efendim, salonu geçtik, bir daire şeklinde oturduk, tütsüler yakıldı ve güzel  bir meditasyon müziği eşliğinde başladık meditasyona başladık da ben meditasyon nasıl yapılır bilmiyorum ki! Hay Allah! Bir yandan hem sıkıntı içinde gülümsüyür bir yandan da sessizce Alper’e soruyordum ne yapacağımı.

“-Aman abla, sakin sakin otur, derin derin nefes al, gözlerini kapa, müziği dinle, rahatla,       o kadar” diye kestirip attı. “-Ha bir de bitince neler deneyimlediğimizi anlatacağız birbirimize” diye ekledi sonra muzip muzip gülerek.“Aman be” diye söylene söylene gözlerimi kapatıp bir müddet sessizliği dinledim, etrafta çok uzaklardan gelir gibi çalan meditatif müziğin ve derin derin nefes alışların dışında hiçbir ses yoktu. Dayanamayıp gözlerimi yavaşça açtım, meraktan çatlıyordum doğrusu, ne yapıyordu bu insanlar, baktım ki bayağı ciddi takılıyorlar, şaşırdım, çoğu yogi pozisyonuna girmiş,  büyük bir ciddiyetle derin derin nefes alıyor, sanki uzak alemlerd gibiydiler. Beceriksizliğimden sıkıldım, hatta kızdım bile bir an için. Ne kadar beceriksizdim, neden ben yapamıyordum! Ama öyle saçma geliyordu ki bana, bir yandan da dalga geçiyordum kendimle  içten içe. İnanmıyordum ya, ne söyleyecektim peki ben bu kadar insana, ne yalan uyduracaktım! Öff diye söylenerek kapattım gözlerimi yeniden.

Derken odanın içinde yanan ve her yanımı bir ikinci ten gibi saran tütsülerin kokusunun beni bulunduğum yerden alıp bir masal diyarına sürüklediğini hissettim. Sanki bir kasırga’nın gözündeymişim gibiydim, etrafımdaki her şeyden haberdar ama bir o kadar onlardan uzak, durgun ve sakin bir haldeydim. Herşey durmuş, her şey aynı anda olurmuş gibiydi. Tütsülerden çıkan kokulu dumanların beni sanki bir gökkuşağı gibi sarıp sarmaladığını ve huzura kavuşturduğunu hissettim. Müthiş bir rahatlık içindeydim.  Allah’ın büyüklüğünü, sevgisinin sonsuzluğunu, insana nasıl da huzur verdiğini, inanmanın, inançlı olmanın nasıl da insanı rahatlattığını, mutlu ettiğini, her şeyin sevgi ile başladığını ve Allah’ın benim için koşulsuz sevgi demek olduğunu düşünmeye başladım. Öylesine bir mutluluk dalgası gelip beni aldı ki, nirvana dedikleri eğer zirveyse ben zaten hep nirvanadayım diye düşündüm hoşnutlukla.

Her yanımdan yasemin kokuları yayılıyordu evrene sanki, sevdiğim bütün kokular beni sarıp sarmalamış, koza içine almıştı. Hangi yöne dönsem farklı bir koku sarıp sarmalıyordu beni, dört element gelmiş beni kokularıyla mest ediyordu sanki. Gökkuşağının bitiminde kocaman bir yıldız gördüm, gökyüzünde olanca azametiyle ışıldıyordu, kenarında dolunay şeklinde bir ay ve sanki bir yıldız kayarmışcasına  gökkuşağının renkleri arasından, o güzelim kokular arasından uzaklardan  beyaz, bembeyaz bir nur bana doğru kaymaya,  yaklaşmaya başladı aniden. Öylesine asude, öylesine dingin bir halde bekliyordum ki geleni, sanki hep beklenenmiş gibi, içim sonsuz bir huzurla doluyordu o bana yaklaştıkça. Derken beyazlığından gözlerimin kamaştığı nurani bir giysi içinde, upuzun apak saçları ve yerlere kadar uzanan beyazdan da ak sakalıyla bir dede gelip karşıma kondu bir kuş gibi. Gelişi içimi ferahlatmış, gönlümü aydınlatmıştı. Gözle görülür bir sevinç sarmıştı her yanımı. Işıl ışıldım, sanki binlerce kristal parlıyormuşcasına etrafımda. Hiç konuşmadık, gerek yoktu konuşmamıza. Ne düşünüyorsak anlıyor, kalben anlaşıyorduk. Ondan bana akan sevgiyi olabildiğince alabilmek için kalbimi sonuna kadar açmış, bekliyordum. “ –Allahım, biliyorsun ne garip hallerdeyim, elin yabancı diyarlarında, senin sevginden bihaber insanlar arasında, yol arayanların içinde, biçareyim. Ne olur öyle bir şey yap ki, burada, bu çemberde bulunan herkes senin yüceliğini fark etsin, içlerinden biri olsun bu yola baş koysun, dinimizi merak etsin,  ak sakallı dede onlara da görünsün n’olur, n’olur” diye öylesine konsantre olmuşum ki, “-abla, ablaaa, dalga geçiyordun ama bakıyorum da maşallah pek bi meditasyon takılmışsın, iyi iyi” diye takılan kardeşimin sesiyle ana rahmindeki gibi o güzelim sıcak, yumuşak, korunaklı  sevgi yumağından akşam karanlığı çökmüş, tütsülerin dumanıyla sislenmiş ahşap salonun ortasına pat diye düşüvermiş buldum kendimi aniden.

Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken buldum kendimi sonra. Herkes de bir rahatlama, bir yerinde esneme, gevşeme. Bir şeyler daha yudumladılar, sohbet ettiler, sonra “-hadi bakalım, şimdi meditasyonda neler gördük, onları paylaşacağız” dedi kardeşim bana dönerek. Panikledim her zamanki gibi, hem dikkat çekmeyi sevmem, kendimden bahsetmeyi hele hiç sevmem, bir de meditasyonda yaşadıklarımı anlatacağım, duygularımı, hissettiklerimi,.

“-Yok ya, ben almıyayım” dedim telaşla.

“-Abla, saçmalama ya, ne olacak sanki, hem herkes anlatacak.”

Bu arada herkes garip garip ikimize bakıyor, ne de olsa Türkçe konuşuyoruz.  Neyse zaten garip bakışlardan bunalmışım  :

“-Aman ya, tamam söylerim ama kimseye söylemezsen, anlamaz şimdi onlar” deyip başımdan geçenleri anlattım bir çırpıda,

“-Benim tek isteğim bu gruptaki insanların Allahın gücünü hissetmeleriydi, onun için dua ettim” dedim.

Millet anlamıştı bir şeyler anlattığımı ama kardeşim idare etti, karısından başlamasını rica etti. Merakla bekliyordum doğrusu. Charyl başladı anlatmaya, sonra diğerleri de. Hepsi    “-bu akşam farklı bir nirvana yaşadık” diye başlıyorlardı söze, “-ne oldu anlayamadık, farklı bir ışık vardı, farklı bir doygunluk hissettik” diye birbirleriyle konuşuyorlardı. Onlar konuşurken, köşe kanepede oturan bir kadın gözlerini dikmiş, direkt bana bakıyordu ki bu beni bayağı rahatsız etmeye başlamıştı, tebessüm etmek istemiştim ama kadın donuk bir vaziyette bakıyordu ki benim de gülümsemem dudağımda dondu doğrusu. Sıkılmış, bunalmıştım, bir an önce bitsin istiyordum bu toplantı.

Derken sıra, o köşede bana hiç durmadan fütursuzca bakan kadına geldi, bir şeyler söylesin diye bekledik, baktık ses çıkmıyor, kardeşim ismiyle seslendi ve kadın sanki bir rüyadan uyanırmışcasına oturduğu koltuktan şöyle bir doğruldu ve  derin bir soluk aldı. Ve başladı anlatmaya…İngilizcem iyiydi iyi olmasına ama tabiî ki onlar kadar değil, anlamasına anlıyor ama konuşamıyor zaten onun sıkıntısını çekiyordum bu yaban ellerde. Anladığım da söylenenlerin genel çerçevesiydi elbette, biraz daha kelime ezberleyip pratik yapsam, kelime kelime de anlardım ama, neyse kadının heyecanlı anlatmasından bazı şeyleri kaçırsam da şu an ismi neydi unuttum, kadının, tam da benim istediğim cinsten bir tecrübe yaşadığını anladım içimde yükselen bir sevinçle.

Kadın Alper’e dönerek : “-sizin için  ay ve yıldız’‘ın bir anlamı var mı ?” diye sordu.   Alper şaşırmıştı, ne diyeceğini bilemedi önce, ben ona Türkçe olarak artık rüya mı, deneyim mi, her neyse gördüklerimi hatırlattım, Alper kadına ay yıldız, bizi temsil eder, bayrağımızda yer alır diye açıkladı. Ben ordan atladım “-Alper, gördüğüm rüyadaki ay yıldız olmalı” Kadın şöyle bir baktı bana, sonra  “-Peki ak sakallı dede?” diye sordu, Alper’de valla bizim bütün destanlarımızda, rüyalarımızda  ak sakallı dedemiz vardır, dinimizde de yeri vardır ak sakallı dedenin” deyince sade kadından değil oradaki herkesten sesler yükseldi, “- aa, biz de gördük, ay yıldız ve sakallı bir yaşlı ama anlam veremedik” diye ilave ettiler.  Kadın ilave etti : “-Bembeyaz saçları ve sakalı olan yaşlı bir adam uzaklardan ayın yanından bir yıldızla gelip benimle konuştu, buraya senin için geldim kızım, bana gel” dedi bana diye ilave etti.

Kardeşim dönüp, “-abla bak dileğin gerçekleşmiş, vallahi kırk yıllık meditasyoncu gibisin maşallah” dedi. Birşeyler döndüğünü anlayan kadın, gözünü gene bana dikerek ne konuştuğumuzu sordu. Bunun üzerine Alper, gördüklerimi utandığım için onlara tercüme etmediğini, yoksa bire bir o rüyadakileri gördüğümü hatta herkesin görmesi için dua ettiğimi onlara aktardı.  Sonra bana dönüp  “- Abla, çok garip vallahi, bu kadın tam bir yıldır İslamiyetle ilgileniyor, biliyorsun bunların dini mini yok, yok uzay diniymiş, yok İsa gelip onları kurtaracakmış, yok onlar İsa’nın seçtikleri yönetici gruptanmışlar falanmış, filanmış bir arayış içindeler, bu kadıncağız da beni tanıdıktan ve Charyl’a olan davranışlarımı gördükten ve burda yaşayan yobaz Müslümanlardan farklı olduğumu gördükten sonra İslamiyete karşı bir yakınlık hissediyor ve hatta bu sene Türkiyeye Konya’ya gitmeyi istiyordu. Öyle bir vesile oldun ki şimdi hemen gitmek istiyor sayende” dedi.

Bu arada o güne kadar her konuda rahat görünen ve kendini dinler üstü gören kardeşimin eşi Charyl, yaşanan bu olaydan rahatsız olmuştu ki arkadaşlarını bırakıp yatmaya gitti ki bu da manevi konularda ne kadar  master olursa olsun hala benlik taşıdığının göstergesiydi adeta. Aslında o da inançsızdı, aslında inançlı mıydı demek gerekirdi bilmiyorum, İsa’ya ve onun bir gün gelip onlarla bu dünyayı kurtaracaklarına inanıyorlardı galiba, ama biz ona onun gösteridiği tepkiyi göstermiyorduk hiçbir zaman. Ama o kaldıramıyordu ne hikmetse. Neyse her koyun kendi bacağından deyip biz sohbete  devam ettik. Milletin de umurunda değildi doğrusu, zaten buranın en garip hallerinden biri de buydu, misafirlik ve misafirlere saygı ortamı pek garipti. Bunlara düşünürken o beni deli deli gözleriyle süzen kadının kardeşimin yanına gidip bir şeyler söylediğini gördüm, canım sıkıldı yine, benimle ilgili konuşuyorlardı, anlıyordum ama ne diyorlardı acaba. Neyse biraz sonra yanına çağırdığında anladım meseleyi.

Bu pek meraklı teyzemiz, benim meditasyondaki duamdan ve kendisine gelen ermişten pek etkilenmiş ve benim bir çeşit psycic olduğumu düşünürmüş. Güleceğim  gülmesine de ayıp olacak diye tuttum kendimi, kardeşimse :

“-she is a good fortuneteller but I dont know..”  (iyi fal bakar ama bilmiyorum..) deyince

“-neyi bilmiyorsun?” dedim. O da ekledi.

“-Senden bir ricası varmış” deyip  kadından aldığı bir şeyi avucumun içine bıraktı. Baktım bir yüzük :

“-e ne yapacağım bu yüzükle?”

“- Vallahi bunun nerden alındığını bilip bilemeyeceğini merak ediyormuş, bunu bilirsen gerçekten inanacakmış sana”

“-Oğlum sen deli misin, ben nerden bileyim, almıştır bir mağazadan işte, Allah Allah, çattık be” diye söylendim doğrusu. Ama kardeşim ısrarla “- lütfen bir dene” deyince kabul ettim zoraki ama bir yandan da içimden söyleniyorum gene :

“-Allahım senden yardımını istiyorum gene, nolur şunlara öyle bir ders ver ki, bizden şüphe duymasınlar, kadın gerçeği gördü ama hala emin olamadı, şimdi benim medyumluğumu test edip gerçekliğinden emin olmak istiyor, göster şunlara ne olur” diye başladım bildiğim bütün duaları içimden okumaya…Baktım olay ciddi, İşi ilerletip kardeşime bir de “yasemin” kokulu tütsüleri yaktırdım etrafıma, ohhh süper oldu vallahi, dumanlı bir görüntünün içinde bendeniz çalı kuşu, medyum Ayşen hatun! Allahım, düştüğüm durumlara bak! Neyse, yavaşça koltuğa yerleşip, avucuma yüzüğü alıp, gözlerimi kapattım ve duaya başladım.

Bekledim, bekledim, bekledim ta ki  yaseminin o egzotik kokusu beni el değmemiş bakir ormanlarla çevrili, sanki bir Aztek, Peru tapınağının olduğu açık bir alana uçuruverene kadar.  Nerde olduğumu ben de şaşırmıştım, bir anda mekan değiştirmiştim, yoğun bir yasemin kokusu genzimi yakıyordu, öylesine azametli bir yapının önündeydim ki, başımı kaldırıp bakınca yukarı doğru çıkan merdivenlerin sonunu göremiyordum bile, ama sanki çok eski çağlardan kalmış gibiydi, biraz yıkık döküktü, merdivenlerin iki başında iki tane aslan mı jaguar mı ne heybetli  bir hayvan heykeli vardı, gözlerinde mor renkli büyük taşlar, kaşlarında minik minik bir sürü yeşil taşlar, her yer sessizlik içinde, sarmaşıklar sarmış her yanı, arada bir vahşi hayvan sesleri duyuluyorken bir rüzgar esti, beni savurdu uzaklara, gözlerimi açtım baktım gene New Yorktayım.

Şaşkınlıkla kardeşime baktım ve dedim ki “ bu yüzükteki taşlar, zannedersem Güney Amerika’dan, bir Aztek harebesinden bulunmuş, alınmış, mor taş bir aslan mı, jaguar mı ne onun gözlerinden biri ve yeşil taşlar da onun kaşlarından” diye ilave ettim. Kadının yüzü bembeyaz oldu ve sendeledi. Ben transa girmiş gibiydim, kadına döndüm ve “-bu taşı iyi muhafaza edin, bu taş Aztek’lerin koruyucu tanrılarından birine ait, ne zaman kendinizi sıkıntıda hissederseniz ya da hastalanırsanız, bu taşı iki elinizin içine alıp transa geçin ve kendinizi koruyucu bir halkanın içinde olarak hissedin”  dedikten sonra birden o anki ortama geri döndüm. Bu defa ben de şaşırmıştım doğrusu, ne oluyordu bana! İlk defa yaşadığım meditasyon mu açmıştı gönül gözümü, yoksa yasemin’in sihirli kokusu muydu beni öte alemlere götüren?

Kadınla konuşan kardeşim de şaşkındı, sonradan bana açıkladığı üzere gerçekten de taş, bir kazı sırasında Güney Amerika’daki bir Aztek kalıntısında bulunmuştu, arkeolog kocasının hediyesiydi kendisine. Aynen tarif ettiğim gibi bir yapının girişindeki iki pars heykelinden alınmıştı bu taşlar. Ve de söylediklerim daha da tuhaf gelmişti, çünkü gerçekten de bu hayvan, Aztek’lerin koruyucu tanrılarından biriydi, bu taşı üzerinde taşıyanları koruyacağına dair inanışlar vardı. Bunu bilmem onu daha da  şok etmişti.

Bense fazla düşünmedim bunun üzerinde, bilen ben değildim çünkü, söyletene bakmalıydı insan. Biliyordum ki bu bir hediyeydi çünkü, bana değil, benim için değil, kadın içindi her şey. Biliyordum çünkü ertesi sene Türkiye’yi ziyarete gelip bir iki sene İslamiyet üzerine inceleme yapan o kadının, sonradan Müslüman da olduğunu. Bu olay  ne zaman aklıma gelse, yoğun bir yasemin kokusu duyarım aniden çevremde ve Allahın hikmeti ve sevgisinin içime dolmasını dileği ile derin derin nefes alırım içime şifa olması dileği ile…

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA –  25.01.2012

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s