KIRMIZI ŞAPKALI KIZIN HEZEYANLARI…

16 Mart 2012 Cuma günkü Atölye çalışmasında yazmamız istenilen Kırmızı Şapkalı Kız öyküsünün tarafımdan yazılmış versiyonudur :

” -Öf bıktım bu üzerime giydirilmişliklerden!” diye kendi kendine patladı birden.  Uzun zamandır böyle hissediyordu hissetmesine de bir türlü dile getiremiyordu işte. Canını sıkan neydi? Neydi bu üzerindeki boğucu ağırlık! Üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi sanki. Kendini boğan bu ağırlıktan, karanlıktan her kurtulmak isteyişinde daha da derinlere, zifiri karanlıklara batıyor gibiydi… Her gün bir diğerinin aynıydı sanki. Eğrelti otları gibiydi. Rüzgarın esintisine uymuş, bir o yana bir bu yana salınıp duruyordu kök saldığı yerde. Her gün uyandığı sabahtan yattığı geceye kadar hep aynı yerde aynı hayatı yaşamaktan,  aynı kişiyi oynamaktan, aynı karakteri yaşamaktan sıkılmıştı  artık.

Bıkmıştı kendine biçilen kıyafetten,  rolden. Bıkmıştı “kırmızı şapkalı kız” diye anılmaktan.  Daha “kırmızı”  lafı çıkar çıkmaz ağzından  içi bir fena olmuştu. Bıkmıştı her gün “kırmızı şapkalı kız” olarak ormana gitmekten, anneannesine  yemek götürmekten, kurtla savaşmaktan. Neydi bu canım! Mecbur muydu her gün aynı şeyleri yaşamaya. Tamam biliyordu o bir masal karakteriydi ama bu kadarı da olmazdı ki canım.

Yazarına içinden bir küfür salladı, sonra “-ay çok ayıp oldu, bana yakışmadı, ben bir küçük hanımefendi kızım bu karakterde, bana yakışmaz öyle ayıp şeyler” deyip sözünü geri aldı.

Sonra “-aaaa, ne oluyor be, kime hesap veriyorum ki ben, ben de sinirlenebilir, küfredebilirim, hem kim kızabilir ki bana”

Durduğu yerde şöyle bir tepindi, sinirli sinirli burnundan soludu. “Her gün yeşillik, ot, böcekten başka bir şey gördüğüm yok, yeter artık ya hu! Yazık değil mi bana! Gencim, güzelim, sevmek sevilmek benim de  hakkım, hem nedir annemin bu zulmü canım! Niye kendi götürmüyor ki annesine yemeğini! Sonuçta onun annesi, onun ilgilenmesi gerek değil mi!  Hem mini minnacık kızına yani bana nasıl da kıyabiliyor ki!”  diye ekledi.

Doğrusu annesini hiç anlamıyordu. Hiç dile getirmek istemiyordu ama annesi hep böyle bencil miydi yoksa! “Nasıl da bu güne kadar fark edemedim!” kendi kendine söylendi. Kızının büyümesini  istemeyen annesiydi ama küçücük  kızını tehlikeye atan da annesiydi…Kocaman, karanlık, içinde yırtıcı hayvanların bulunduğu ve daha bilmem ne tehlikelerin bulunduğu meçhul bir ormana gönderen annesini anlamaya çalıştı olmadı. Ama sonra ona da acıdı, bu rolü ona biçen masalın yazarıydı sonuçta. Öfkesi ona olmalıydı.         “-Hışşşt, yazar…..yazarrrrrrr”  diye seslendi cılız sesiyle, seslendi, seslendi, tepindi, ama sonuçta o da bir masal karakteriydi, duyaramadı sesini…“-Ya insan kendi yarattığı karakterin ne düşündüğünü merak etmez miydi hiç! ya duygularını! İnsan biraz insaf sahibi olur canım…Üstelik aynı cinsteniz, bu minik kızcağızı biraz anlar diye umuyordum ama nerdeeeee! Hanımefendi  duymuyor bile sesimizi….Hışşşşttt…..yazarrrrrr” Yok anacım yok, kimse duymuyordu sesini…Canı sıkıldı, sıkışıp kalmıştı buraya…Durumu vahimdi, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibiydi…Ama yetmişti…Kendisine biçilen bu rolden sıkılmıştı. Daha da önemlisi canı sıkılmıştı kurban rolünden. Evet evet, bir masal kahramanıydı sözde ama aslında kurbandı o. Bir masalın içine sıkışmış, hiç büyümeyen, büyümesine izin verilmeyen, hep kırmızı şapka ve pelerin giymek zorunda olan, hayatı hep ormanda hayvanlarla ve yaşlı anneannesi ve kurtla geçen bir küçük kız…

Oysa masal kahramanları böyle mi olurdu, onun akranları hep güzel bir aşk macerası yaşıyordu masallarında. Hep bir yakışıklı prensleri oluyor ve gelip öpüyordu kahramanımı-zı. Onun kısmetineyse ormandaki tilki düşmüştü oysa. Şans işte… “-Kızım yazık sana, kendi masalının  içine sıkışıp kaldın işte”

Ama gün bu gündü. Artık bu esarete bir son verecekti ve verdi de… Esen rüzgarla birlikte özgürce bıraktı kendini yeni bir maceraya. Ormanın içindeki hani şu kurdun karnını yarıp da içine attıkları nehrin  sularındaki su damlacıklarının  buharını bir sis perdesi gibi üzerine alarak  (“-Hay Allah, gene pelerin giydim üzerime, sisten misten de olsa!” diye gülümsedi) sularda oluşan gökkuşağının içine kendini özgürce bıraktı. Masal bu, imkansız olan herşeyi yapabilirdi gönlünce…Gün onun günü, vakit onun vaktiydi. Artık kendi masalını yaşamak için hazırdı.

Gençti, güzeldi, artık büyümek, genç bir kız olmak, sevmek sevilmek istiyordu, onun da yakışıklı bir prensi olsun istiyordu. Aşık olmak, aşkı tanımak, ilk öpücüğün romantizmiyle kendinden  geçmek istiyordu. Masaldaş arkadaşları “Kül Kedisi” de, “Pamuk Prenses” de, “Uyuyan Güzel” de ne şanslıydı vallahi, her akşam evin kızına masal okuyan evin annesi anlatmasa aslında bilemeyecekti ne yaşadıklarını ama Allahtan evin annesi usul erkan bilen bir aileden geliyordu, masal ile büyümüştü o da…Her akşam hangi masalı okursa okusun kulak kesilirdi hemen,  prensle prensesin kavuşma anı yaklaştıkça kalbi pıt pıt atmaya başlar,  içi bir tuhaf olurdu. Sanki o da onlarla birlikte aynı anda o macerayı yaşardı.  Onun masalında böyle şeyler yoktu ne yazık ki, diğer masal kızları hep aşkla meşkle vakitlerini geçirirken bu zavallı kırmızı şapkalı kız otla böcekle, kurtla kuzuyla vakit geçiriyordu. Reva mıydı bu ona?

“ -Ohhh…İyi ki kurtuldum o masaldan” diyerek kendini Pamuk yığını gibi duran bulutların üzerine boş bir çuval gibi bıraktı, o güzel kapkapa saçlarını özgürce serbest bıraktı, ilk defa kendini bu kadar rahat ve huzurlu hissediyordu, içi kıpır kıpırdı, kalbi delicesine atıyor, gözleri ışıldıyordu. Bakalım hayat ona ne sürprizler hazırlıyordu? Hayallere daldı bir müddet, özgürlük ne güzel şeydi, kimseye hesap vermeden yaşamak, istediği yere istediği anda gidivermek, en önemlisi istediği şeyi yapabilmek gücünü bulmak ne güzel şeydi. Yakınından geçen bir kuyruklu yıldızın ucuna tutunarak gözlerini kapattı ve 40 kere tekrarlayarak dileğini tuttu, ne demişti anneannesi bir şeyi 40 kez istersen, canı gönülden tekrarlarsan dileğin gerçekleşir…O da öyle yapmıştı işte…Başka bir masalın kahramanı olmayı dilemişti, Prensi de olmalıydı elbette. Bakalım kader onu hangi masala sürükleyecekti? Aniden içi kayar gibi oldu,  yıldızların arasından uçarak ilerlerken gözlerini kapattı, kendini yeni macerasının kucağına bıraktı.

Derken birden her şey durdu. Garip bir koku vardı etrafta. Hani eski malikaneler olur da havalandırılmazlar, içerdeki oksijen eksikliğinden ve biriken tozlardan burnunuz kaşınır ya aniden,  öyle bir duygu işte. Önce bir gözünü açtı, sonra diğerini, kocaman gözleriyle etrafa bakmaya çalıştı. Kendini  çok büyük bir malikanenin içinde, kocaman bir şöminenin karşısına konmuş  son zamanların trendlerinden güzel bir köşe koltuğunun üzerinde uzanır buldu. Oturduğu yerde şöyle bir kaykıldı, esneme hareketleri yaptı, gerindi, sonra heyecanla kalkıp doğruldu, koltuğa oturdu.

İçerisi biraz loş ve ürkütücüydü üstelik çok havasızdı ona göre,  ne de olsa ormanda yaşaya yaşaya alışmıştı bol oksijene ama olsun  razıydı şimdilik, sonra havalandırırdı. Yaşayacağı bu yeni evi  şaşkınlık ve merakla incelemeye başladı. Dışarda göz alabildiğince bakımlı bahçeler, içerde bir sürü çok şık döşenmiş oda ve kocaman bir salon vardı. Etraf gösterişli mobilyalarla doluydu. Bu kadar büyük bir evde kimler yaşıyordu acaba? Masalındaki yeni ailesi ne menem şeylerdi acaba? “- Aman da aman ne güzel medeniyete geldik sonunda” diye kendi kendine konuştu.

Salondaki verandaya açılan yosun yeşili kadife perdeli pencerelerin önündeki mor renkli Cleopatra koltuğuna oturdu, ohhh öylesine rahattı ki ayaklarını da uzattı, başının altına da ortası düğmeli yuvarlak yeşil saten yastığı yerleştirdi, gözlerini yumdu, bayağı yorulmuştu, biraz dinlenmeliydi.

Ne kadar geçmişti bilmiyordu, birden kolunun acıdığını hissetti, biri onu dürtüyordu sanki, gözlerini zorlukla açtı, ışık karşıdan vurduğu için karşısındakini tam olarak göremiyordu ama bayağı iricene biri elindeki bastonla koluna vurup duruyordu. “-Kalk bakayım ordan, ne işin var senin bakayım burda ha! Babanın evi mi sandın burayı ha! Terbiyesiz, sen ne hakla ha ne hakla buradasın, hem de koltuğa uzanmış uyuyorsun, bak sen, aaaaa” diye çığlık çığlığa bir ses de bu vuruşlara eşlik ediyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendini yerde buluverdi.

Tanrım, ne oluyordu böyle…Bu bir kabus olmalıydı!  Şaşkın şaşkın etrafa bakınırken, o iri azman görüntünün yanında ona benzer iki görüntü daha belirmez mi! “-Ne oluyoruz ya hu!”  diye söylendi… “-Kalk, hala tembellik yapıyorsun ha, daha yapacağın bir sürü iş var, yerler silinecek, odalar toplanacak, yemekler yapılacak, ne bu böyle, her gün seninle mi uğraşacağız biz…Masallardaki  cadı  karı  gibi davranmaya zorlama beni, sadece işini yap, babanın hatırı olmasa, seni bir dakka burda tutmam ama söz verdim bir kere işte…” İri yapılı kadın iri göğüsleri ine çıka, nefes nefese vıdı vıdı konuşup duruyordu.

Derken koro halinde iki kişi daha konuşmaya başladı : “-Evet anişkom,  vallahi olmuyo böyle, kankilerimiz bizi bekliyor bizse burda onun keyfini bekliyoruz, daha gelip bizi giydirecek, odamızı toplayacak, kahvaltımızı hazırlayacak ki biz de ortama akabilelim…”  

Anlamıştı sonunda :  düşe düşe “Külkedisi” masalının ortasına düşmüştü, tamam memnundu memnun olmasına ne de olsa sonunda bir prensle tanışacaktı, o yüzden fakir genç kız rolüne razı oldu, hem üvey annesinin o çirkin, şişko kızlarının yerinde olmayı hiç istemezdi, zavallı kızlar,  ilgisiz bir annenin elinde büyümek,  her her gün görünüşlerinden dolayı  aşağılanmak aslında hiç de istenilen bir şey değildi. Onlara kızacağına üzüldü bile…Sevgisiz bir aile ortamında büyümek bir yana, kendi zavallı durumlarının da farkında bile değillerdi. Aslında bazen farkında olmamak da güzel bir şeydi galiba. Bilmediğin şey seni yaralamaz çünkü. Neyse gene de acımıştı onlara, zaten her masalı dinleyişinde üzülürdü onlar için, özellikle bir tanesi iyi niyetliydi, ama masal değil mi, onlar da kendilerine biçilen rolü oynuyorlardı istemeden, hoş belki rollerini sevmişlerdi kim bilir, ama sevseler de sevmeseler de oynuyorlardı işte.

Bu masaldaki kadınla kendi masalındaki annesini kıyasladı, kendi annesi daha iyi kalpli ve munisti, ama kime göre, bir düşünmek gerekti. “Aslına bakarsan galiba iki anne de aynı mı ne?” diye düşündü aniden. Karşılaştırılsalar ikisi de bencildi, ikisi de kızlarının büyümesini istemiyor gibiydi, ikisi de kendi isteklerinin yerine gelmesini istiyordu, annesi anneannesine yemek götürmesini isterken, bu kadın geleceğini garanti altına almak için kızlarını hiç tanımadıkları birine, sırf zengin ve prens diye kakalamak istiyordu, annesi kendi yapacağı görevleri kızına yaptırırken, bu kadın zavallı bir kıza işkence yapıyordu, evlenip öldürdüğü adamdan ona emanet kalan kızına. Oysa ki ev de, para da, mal da kızındı. Ancak vasisi olduğundan malların da, paranın da üstüne konmuştu ve otorite ondaydı. Güç kimdeyse her şey onundu, onun dediği olurdu. Aynen annesinin yaptığı gibi, büyük oydu, evde onun dediği olurdu. “ -Of ya, nedir bu çocukların başına gelenler, bu masal yazanlar hep yetişkin diye mi acaba bu uğradığımız zulüm!” diye içten içe düşündü. Büyümek güzel şeydi galiba.

Madem ki karar vermişti bu masalda yaşamaya, şartlara uyum sağlamalıydı. Hiç de sevmezdi temizliği ama mecburdu yapmaya, istemeye istemeye başladı köşe bucak temizliğe. Allahtan Vileda vardı,  temizlik onunla daha kolay oluyordu, bulaşık desen makine yıkıyordu bulaşıkları, çamaşır desen onun da makinası vardı. Temizlik içinse vileda yeterdi, güleceği tuttu, “vileda ha, kızcağız duysa ne üzülürdü, iyi ki bu günleri, buraları görmedi” diye onun namına sevindi. En sevdiği arkadaşının adı Bilada idi zira…“Bilada – Vileda” çocukların ağzına sakız olurdu vallahi kızcağız…Bu çocukların ağzına sakız olma meselesi zaten içinde kanayan bir yaraydı. Ne zaman ormana gitmek için yola çıksa köyün bütün çocukları peşinden koşturur “kırmızı kukuletalı kız” diye arkasından tef çalarlardı. Ne yapsa olmamış, hem büyüklerin hem de küçüklerin oyuncağı olmuştu. Neyse ki burda kimse kıyafetinden dolayı onu yargılayamayacaktı. Nasrettin Hoca bilse bu sıkıntısını gelip köylülere ders verirdi ama ona nasıl ulaşacağını henüz bilmiyordu, bilse  gelir “-Evlatlarım, gün ye kürküm ye günü, herkes sizin dış görünüşünüze önem veriyor bu zamanda diye zamanınızı yermek isterdim ama maalesef bu dünya geldim gideceğim hep aynı, değişen bir şey yok, insanlar sizi dış görünüşünüzle yargılıyor her daim, sizler de ayağınızı ona göre denk alın.” derdi bilmiş bilmiş.

Neyse, temizlik dert değildi dert olmasına da eve tıkılıp kalmasına gıcık oluyordu, o alışmıştı her gün ormana gitmeye, “- E sen misin kendi hikayeni beğenmeyen, al sana ceza” diye kader ona oyununu oynamış bu masala fırlatmıştı işte.  “Bir gün, iki gün, üç gün, sen kalk o güzel ormandan  bu kapalı konakta temizliğe gel, bari iyi para alsan, gündelikçiler burda günlüğü 80 liraya gidiyormuş, aslında iyi para ha” diye düşünürken buldu kendini, canı sıkıldı, “-Ortama ne çabuk uyum sağladın be kızım” diye kendi kendini azarladı.

Sonunda bir gün  canına yetti temizlik de, masal da, “-Ya gelsindi artık şu prens,  ya da…” diye söylendi, şu prensi bir görseydi belki rahat edecekti, harekete geçmeye karar verdi, sonra aklı başına geldi, masal kahramanı olunca aklı başından gitmişti ,  bu külkedisi masalı biraz zamane masalına benziyordu, öyle şatolar matolar yoktu ortalarda, kızların elinde cep telefonları, yok kankiler, yok ortama akmalar falan, bu masal kafayı yemiş diye düşündü, kimbilir prens ne menem şeydi ama sonuna kadar dayanacaktı, sabretmeye karar verdi.

Derken bir akşam beklediği fırsat karşısına çıktı, evin kızları koşar adım heyecanla geldiler eve,  annelerine koştular heyecanla, ortada bir telaş, bir heyecan, kesin bir şeyler oluyordu, hemen işini bıraktı, o da salonun yanındaki camekanlı oturma odasından onları izlemeye başladı. Telaşlı konuşmaların ardından evdeki HD Televizyon açıldı, artık küçük evlerde bile bu TV’ler varmış, olmazsa olmazmış,“-hadi anne, hadi ama başlıyor, kaçıracağız vallahi” diye kızlar heyecanla söylendiler…Ne işi vardı bunların bu show’la? İyice kulak kesildi  “-Esra Erol Show” başlıyordu ekranda “ -Vay anasını sayın seyirciler, bu bir evlilik programıymış meğer, demek artık insanlar bu programlar sayesinde aşkı buluyor, evleniyor”  diye kendi kendine söylendi.

O da salon kapısının yanındaki sandalyeye ilişip çaktırmadan izlemeye başladı showu. Sahnede ailenin kızı rolündeki bir kadın, kalp şeklinde bir panonun bir kenarında da yemyeşil gözleri, kumral saçları ile çok yakışıklı bir  erkek…Herkes kilitlenmişti ekrana. Sonra Esra Erol’un, ortadaki  kadının sesi duyuldu cıvıl cıvıl, “–Evet sevgili seyircilerim, bugün karşınızda yeni bir koca adayımız var. 

Hakan Bey. Kendisi evlenmek istiyor ve evlenmek için en güzel yolun bizim programımızdan geçtiğini anlamış. Kendisi 30 yaşında,  üniversite mezunu, atı, katı, yatı, yani her şeyi olan bir beyefendi. 20 ile 25 yaşları arasında münasip bir eş arıyor kendisine. Başvurularınızı bekliyoruz.”  diye ilan etmiş ekranlardan….Üvey kızkardeşleri deli olmuşlar yarışmaya katılmak için…Başlamışlar annelerine yalvarmaya…İkisi birden bağrış çığrış “Benim olmalıııı, hayır benimmmm” diye tepinmeye… Annesi de beğenmiş bu damat adayını, vermiş onayı, “Zaten kim olsa verirdi onayı”  diye içinden geçirmiş bizimki de…İşte beklediği prens bu olmalıydı, ne de olsa zamane masalı değil miydi bu!

Uzaktan uzağa üvey kızkardeşlerini incelemeye başlayan kızımız, onların sayesinde günümüz trendelerini de öğrenmeye başlamış, kızlar önce internete bağlanıp Facebook sayfasından adamı bir güzel incelemişler, kaç kişi takip ediyor, neler paylaşıyor, fotoğraflarını didik didik etmişler, derken Twitter hesabına girip neler yazışmış görmüşler, sonra Facebook üzerinden başvurmuşlar aday olarak. Bizim kız da çaktırmadan internetten yapmış başvurusunu ve beklemeye başlamış. Öyle yoğun bir talep varmış ki Hakan beye, talipleriyle birebir görüşmeye kalksa gün değil, aylar yetmezmiş…

Esra Erol’da bakmış ki olmayacak, Hakan Bey’e bir öneri götürmüş, bir ön eleme yapmaya karar vermişler, Kenan Işık’tan rica etmişler ve “Kim milyoner olmak ister” gibi bir yarışma programı hazırlamasını istemişler.

     O yıldız düşmüş saçları ve çenesine dayadığı eliyle karizmatik görüntüler vermeyi seven Kenan Işık’la yarışmaya gireceğini öğrenen adayların yarısı korkudan kendi kendilerini elemiş, bir bölümü sorulan 4 şıklı basit soruları bile bilememiş, iki kızkardeş de dahil olmak üzere çoğu kız şanslarını daha en başta kaybetmişler böylece…Kızımızsa  geçmiş bu sınavdan, artık ne hikmetse, bilemeyiz şimdiden, neyse efendim, iş karşılıklı görüşmeye kalmış en sonunda….İşin zor kısmını hallettik, artık sıra isteklerinin gerçekleşmesine gelmişti.

Bizim kız ilk defa ne  giyeceğim kaygısını taşımamıştı, oysa ki bu konularda cahil sayılırdı sayılmasına da ortama öylesine uyum sağlamıştı ki iyi bir internet kullanıcısı olmuştu sonunda ve

Küçük Sırlar” dizisindeki kıyafetlerden Merve Boloğur’un giydiği Adil Işık marka bol göğüs dekolteli, mercan kırmızısı, sağ bacağı derin yırtmaçlı, sol omuzu kurdelalarla süslü, sol beli yanda pencereli ateşli elbiseyi internetteki promosyon sitelerinden % 80 indirimle alabilmişti böylece. Ebise de elbiseydi yani. Cuk diye üzerine oturmuştu, sanki onun için yaratılmıştı. Birden durdu, fark etti ki “kırmızı”  rengi seçmişti fark etmeden. Demek ki “kadere karşı gelinmiyor” dedi kendi kendine…

Kendi masalındaki kırmızı şapkası ve pelerininden sıkılmıştı sıkılmasına da burda niye kırmızıyı seçmişti acaba? “-İlginç, demek bilinçaltı böyle bir şey, öyle işlemiş ki içime kırmızı, ilk tercihim o oldu istemeden bile olsa.” Ama olsundu. Bu “kırmızı”  meselesi zaten aklını kurcalıyordu, her masalda bir “kırmızı” vardı galiba, bir araştırsa iyi olacaktı! Neyse bu meseleyi şimdilik erteledi ve önündeki heyeacanlı anlara odaklandı. Aynada kendine şöyle bir baktı.  Yakacaktı ortalığı vallahi, ateş gibi olmuştu, ateş…Kimse duramazdı onun karşısında, artık kimseye acımayacaktı, yeterdi yıllarca çocuk kimliği altında yaşadığı gençlik ateşi, bu ateş kendisini yakıp kavurmuştu, şimdi sıra başkalarındaydı. Affetmiyecekti…

Ve derken sonunda onun sırası geldi, Stüdyoya gitmiş ve hazırlanmıştı, seyircilerin karşısına çıktığında pano  kapalı olacaktı ve Hakan bey onu önce göremeyecekti, bunu biliyordu, o yüzden önce konuşmalarıyla onu etkilemesi gerektiğini de biliyordu, ama nasılsa güzelliğini stüdyodaki herkes görecek ve bir şekilde Hakan Beye bunu şifreli bir şekilde ileteceklerdi, bundan emindi, yani şimdiden güzelliği ve iletişimle % 75 kazanmış sayılırdı, kalen % 25 ine de yani kendisine, kendi zekasına güveniyordu elbette.

Derin bir nefes aldı, Guerlian marka ChampsÉlysées marka Parfümünü saçlarının arasında gezdirdi, boynuna ve ellerinin içine sıktı, duş yapar gibi şöyle bir kere daha altında gezindi ve sonra “–Haydi Bismillah” diyerek sağ ayağı ile adımı atarak sahneye girdi.

Hakan bey, heyecanla bekliyordu yan tarafta talibini, bir yandan da sıkılmıştı da …Kaç gün olmuştu buraya çıkalı, gelenlerin çoğu ya çok tipsiz, ya çok ukala, ya çok kiloluydu. Aslında pişman olmuştu ilk kararından dolayı da kimseye söyleyemiyordu derdini…Başvuran o kadar çoktu ki, kızların sayısını azaltabilmek için Kenan Işık’la zeka yarışmasına sokmuşlardı hepsini, böyle olunca da galiba bütün güzeller elenmişti, gelenlere bakılırsa 🙂  Bir insan hem güzel, hem akıllı, hem zayıf, hem naif, hem zarif olamaz mıydı yani? Ama ne hikmetse zeka yarışmasını kazananlar ona hiç hitap etmiyordu işte…Zaten bu gün bu sonuncu talibini de beğenmezse Esra Hanımdan diğerlerini çağırmalarını talep edecekti, zaten akıllı olmasına ne gerek vardı ki kadınların? Esra Hanımın ukalalığı işte, ama itiraz edememişti işte, feminist kadınlarla doluydu bu stüdyo, yönetmeninden yardımcısına, herkes kadındı. Esra hanımın kocası da son kabadayı denilen Kürt İdris’in oğluydu oğlu olmasına ama o da yuları vermişti galiba Esra Hanımın eline,  ki kadın televizyonda istediği gibi at koşturabiliyordu işte. Üstelik kadınların haklarını korumak için çalışan, onlar için Sığınma Evleri açan bir kadına da karşı gelemezdi üstelik.

Neyse “hadi hayırlısı” deyip stüdyoya dikkat kesildi. Stüdyoda birden hayat durmuş, milletin nutku tutulmuştu sanki, kimseden çıt çıkmıyordu derken kendisini cennet bahçelerine davet eden harika bir koku duydu etrafında, sanki bir sihir bulutu etrafını sarmış gibiydi, mest olmuştu, derken stüdyodan sesler gelmeye, hayranlık sesleri çıkmaya başladı ve büyük bir alkış koptu. Yan taraftan küçük bir gülücük sesi duyuldu, nazik ve narin. Arkadaşlarına yan gözle baktı, ifadelerinden gelenin tipini anlamaya çalışacaktı, ama kimse ona bakmıyordu ki, herkes kilitlenmiş gibi bakışlarını yan tarafa sabitlemişti.

“-Vav, demek ki bayağı hoş bir tip” diye içinden geçirdi.  Derken konuşmaya başladılar, kızımızın sesi de çok güzeldi, ” hafif buğulu, boğuk, yatak sesi “ dedikleri türden. Spikerler çok beğenirdi bu sesi, seslendirmelerde tercih edilen seslerdendi. Tabii bir de tok sesli, kalın, Kibariye gibi olanlar da vardı elbet ama onlar daha çok program sunmak, haber okumak için tercih edilirlerdi, bir de sadece bizim ülkemizdeki bayan şarkıcılarda aranan özellikti doğrusu, erkeklerinki ince, kadınlarınki kalın olmalıydı şarkıcı olabilmeleri için. Her neyse konu nerden nereye gitti, e işin içine “yatak” lafı girince biraz sulandı iş elbette.

Neyse kızımızın sesi, Hakan beyi iyice meraklandırmıştı. Bir an önce panoyu açtırmak istiyordu ancak kızımız izin vermiyordu, nasılsa o görmüştü Hakan beyi, onun kaybedeceği bir şey yoktu, kazanacağını biliyordu bilmesine de emin olmak istiyordu, aslında normalde tedirgin olması gereken bir erkeğe talip olarak gelen kadın tarafı olurdu  bu güne dek, çünkü televizyon önünde ailesine, akrabalarına, komşularına, mahallesine, arkadaşlarına, iş çevresine, ve o programı seyreden tüm Türkiye’ye  rezil olma ihtimalini göze alarak medeni cesaretini toplayarak gelen nice genç kızı daha onunla iki laf etmeden, sırf yüzüne bakarak reddeden erkek yarışmacılar, hadi onlara erkek hödükler diyelim o kadar çoktu ki…Nezaket denilen şey zaten çoğunda yoktu, ama en azında saygı olmalıydı bir adamda. Erkek gibi erkek, kendisi için her şeyi göze alan bir bayana bu şekilde davranmamalıydı.

Kızımızın da stüdyodan mı, Esra Erol’dan mı neden bilinmez feministlik damarları kabarmıştı, o yıllardır beklediği prensini görmeden gidecek miydi yoksa? Oturduğu yerde, bir masal prensesi gibi oturuyordu oturmasına da, içten içe kızıyordu yavaş yavaş da. Sohbet gayet güzel başlamıştı, Hakan bey heyecanla sorularını soruyordu ard arda ve aldığı cevaplardan da hoşnut olduğu çok belliydi. Sonuçta kızımız güzelliğinin yanı sıra çok da akıllıydı. Bu iki meziyet her zaman bir arada olmuyordu elbette, ama bu masalda öyleydi. Aslında kızımız da güzelliğe önem vermezdi ama bu ilk gençlik heyecanıydı üstelik de ilk defa bir erkek için hazırlanıyordu, o yüzden güzelliğini de ön plana çıkartmak istemişti yoksa ilk tercihi olmazdı güzellik. Aslında dış güzellik önemli değil deriz demesine de sonuçta  birisine baktığımızda onun içini göremeyiz ki, gördüğümüz elbette ki dış güzelliği olur.  Ama bu dış güzellik, zekasıyla, davranışlarıyla, konuşmalarıyla, düşünce ve duygularıyla süslenirse kalbe etki eder, yoksa sırf güzellik bir müddet sonra insanı sıkar, rahatsız eder, boğar.

Kızımız de her kız gibi Hakan beyin yakışıklılığına tav olmuştu olmasına da bir yandan da merak ediyordu doğrusu, nasıl biriydi acaba? Zaten düşüncelerini bilse oraya bile çıkmazdı, ama nerden bilsin, akıllı,  karakterli birine benziyordu işte uzaktan ama sohbet ettikçe Hakan beyle, aslında konuşmalarından çok da zeki olmadığını, dış görünüşe ve kişinin bulunduğu sosyal statüye önem verdiğini anlar gibi oluyordu da emin olamıyordu, ailesi ile ilgili biraz  deşmeye karar verdi ve anladı ki bu adam tam bir anacı….Yani o annesine  düşkün  olmasına karşı değildi ama yıllarca annesinin dediğinde çıkamamış ve büyüyememiş bir genç kız olarak bağlı olmanın getirdiği sıkıntıları, sakıncaları biliyordu ve karşısında kendisi gibi  bir kurban oturduğunun farkına varıyordu. Üstüne üstelik Hakan bey “bir de anneme sormak istiyorum, onun fikri benim için çok önemli, o ne derse o olur!” demez mi….Daha kendisini görmeden, anasına danışan bir bebek vardı karşısında, daha kendisini tanımadan, anlamadan, konuşmadan, sadece annesinin görüşüne göre kendisine hayat arkadaşı seçecek bir adam, hayalindeki prens değildi maalesef Hakan Bey.

Oysa ki o ne hayaller kurmuştu. Yakışıklılık bir yana, aklı ile fikri ile de kendisini etkileyecek, karakter sahibi biriydi beklediği sadece. Oysa karşısındaki tıpkı  anneci diye bilinen Beyazıt Öztürk gibiydi! Hani şu evdekiler konuşurken duyduğu gözde bekar. Üvey kardeşleri de bayılıyordu ona, ama o herkesin evlenmek için yanıp tutuştuğu ama bir  türlü evlenemeyen, aslında evlenmek isteyen ama annesi bir türlü kız beğenemediğinden evlenemeyen gözde yakışıklılardanmış. Bütün erkekler galiba onun gibi, annelerini bırakamıyorlar, anneler de oğullarını…“Acaba annesinin bir oğlu olsa nasıl davranırdı acaba?” diye düşünmeden edemedi. Ama biliyordu, gene kendisini yollardı anneannesine de sevgili oğulcuğuna kıyamazdı, bıkmıştı bu erkeklerin üstünlüğünden, kendilerini bir şey sanmalarından…

Bizim kızın cinleri tepesine doluşuverdi, saat de tam o sırada 6 olmuştu, bu masalda gece 12’ye kadar bekleyemiyorlardı ne yazık ki, Esra Erol Show tam saat 18.00’de yani akşam saat 6’da bitiyordu, yani masalın yarısında…Saat tam 6 oluyordu ki, kızımızın rengi uçmaya, hayalleri yıkılmaya, stüdyo hayallere karışmaya, Hakan bey bir sis perdesinin ardında kaybolmaya, kızımızın internetten promosyondan ucuza aldığı  kırmızı elbisenin rengi solmaya,  parfümünün kokusu ekşimeye başladı. Her şey gibi o da çakmaydı, ucuza alınan elbise de, parfümü de, etrafındaki bu insanlar da her şey sahte, her şey çakmaydı.

Zaten kendisi değil miydi kendisine biçilen rolden sıkılan, üzerine yapıştırılan kimlikten sıyrılmak isteyen, bu masalda da aynı hataya düşmeyecekti. Bir prens uğruna kendi kimliğinden, kendi özgürlüğünden vaz geçmeyecekti. Bu kırmızılar içindeki seksi kız kendi değildi. Ama kırmızı pelerinli kız da değildi kendisi. Kim olduğunu henüz bilmiyordu ama elbet zamanla bulacaktı. Üzerindeki bu kimlikten bir an önce sıyrılıp kurtulmak için yerinden bir çırpıda kalktı, seyircilere son bir gülücük açtı ve Esra Erol’a dönüp “-Panoyu açtırmak istemiyorum, elektrik alamadım” deyiverdi.   Esra Erol da, Hakan bey de şok içindeydi, seyirciler de ha keza… “Ne yani, panoyu açtırmayacak mısınız?” deyiverdi Esra Erol…Hakan bey meraktan çatlayan bakışlarıyla aralarındaki panoyu açmaya çalışıyordu bu arada. Stüdyo’dan çıkarken, Hakan beyin, Esra Erol’a  kazanamayan kızları çağırması için yalvaran konuşmasını duyan kahramanımız verdiği kararın doğruluğuna bir kez daha inandı, kendine aferin kızım sana diye hak verdi.

Önceleri “–Şansına küs kızım,bak annenin lafını dinlemedin, başına neler geldi!” diye söylenirken “-Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin!” diye kendi kendine gülmeye başladı. Biraz evvel anne sözü dinlediği için kızdığı Hakan Bey’in yerine koymuştu kendini bir an için, ne anne lafı dinlemesi, bu annesinin lafını dinlemediği için başına gelmemişti, bu yaşanması gerektiği için başına gelmişti, bu hayattaki ilk deneyimiydi, yalnız başına yaşamış ve başarıyla sona erdirmişti, tuzağa düşmemiş, kendisini sırf güzelliği için sevecek birine teslim etmemişti kendisini.

O bir bireydi. O  kendinin farkında olan, kendi güzelliğinin, kendi aklının, kendi yeteneklerinin farkında olan bir bireydi. Yaşadığı kabuğundan çıkmış bir civciv gibi olabilirdi, daha çok minikti belki de hayat için, ama hayat kendi hayatıydı, yaşayacak olan kendisiydi, başkası değil, kendi hayatını kendi yaşamalıydı, başkalarının hayatını yaşayarak zamanını harcamamalıydı. Hayat kendisine verilmiş olan güzel bir armağandı. Onu nasıl kullanacağıysa sadece ve sadece ona ait olmalıydı. Günahıyla, sevabıyla, yanlışıyla doğrusuyla her şey ona ait, onun sorumluluğundaydı.

Genç bir kızdı en nihayet, gençliğin ilk heyecanları onu da sarmıştı, delikanlı çağındaydı, kanı deli deli akıyordu elbette, sevmek ve sevilmek istemişti, küçücükken kendisine anlatılan masallardaki prensi de merak ediyordu elbette, o kadar anlatılmıştı ki prens, kanına işlemişti genetik  kod olarak …Külkedisi masalına düşmesi de bundandı herhalde. Normalde olsa,  masal bu ya Prensle baloda tanışacaklar,  gece 12’de kaçarkan camdan ayakkabısını düşürecek,  Prens de ayakkabısını denemek için kasabadaki bütün kızlara bu ayakkabıya giydirecekti, sonra kendi evlerine gelecek ve şöminenin karşısında temizlik yapan Kül kedisine ayakkabısını giydirince onu bulduğunu anlayacaktı. Ve mutlu son!

” -Ve mutlu son!…mu acaba!” yineledi içinden kızımız.

” – Aslında iyi ki bu masalda yaşamıyorum” diyerek iç geçirdi sonra da.

“Neden?”  diye sordu yanı başında birden beliren iyi kalpli bir peri…

” -A sen de nerden çıktın böyle?” dedi kızımız.

“-Ben senin iyilik perinim, hani bal kabağını at arabasına, kül kedisini prensese dönüşteren….Eşlik etmeye geldim sana başka bir masala olan yolculuğuna” 

“-Nerden bildin benim bu masalda olduğumu peki!”

“-Sen hışşşştttt, pıışşşşttt yazar deyip söylen dur bakalım ama senin o duygusuz dediğin yazar kıyamadı sana, masaldan masala uçmana kim izin verdi sanıyorsun öyle kolaylıkla. Beni de yardım meleğin olarak görevlendirdi üstelik…Darılmış söylediklerine, napsın o kadar kafa karışıklığı içinde kendini bile unutuyor aslında zavallı…”

” -Aaaaa, şimdi üzüldüm işte, bilmeden kalbini mi kırdım şimdi yazarcığımın, şşşşttt yazarcığım, vallahi düşünmeden oldu, yoksa bilmez miyim benim hep iyiliğimi istersin sen”

“-Sanki yalan söylüyormuşum gibi oldu galiba, niye gerçek düşüncelerimi söyleyemiyorum ki ben şu yazara…Offf ya….”

Derken pericik müdahale ediverdi duruma  : “Boşver, sonra hesaplaşırsın, sen şimdi  söyle bakalım niye mutlu son mu acaba? diye düşündün?” diye üsteledi.

Kızımız olanca muzipliği ile cevapladı periyi :

“ -Niye mi mu acaba? dedim…Çünkü, düşünsene bir,  Külkedisi ne yapsın, onu sadece ayakkabısından tanıyan bir PRENS’i ! Geri zekalı mı ki, yüzünden değil de, ayakkabından tanıyor yani…”

Kahkahalar sararken bulundukları evreni, “-Haklısın” demiş peri arkadaşı, “-Hadi şimdi de Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki prensi bir deneyelim istersen! Bakarsın bu defa bulursun gerçek prensini!”

“ –Ya ben de isterim Pamuk Prenses olmayı, ormanı da özledim aslında ama o masalda da kötü kalpli bir kraliçe var, hoş galiba her masalda var bir kötü kalpli kadın, bunu da yeni fark ediyorum ya, bak sen şu yazarlara, ne alıp veremedikleri varsa şu kadınlardan, neyse, masalımıza dönersek hadi kraliçeyi de boşvericem ama bu defa da yedi cüceler var, ay sıkıntı basıyor onları düşününce, ha anneannem ha onlar, ne farkı var ki, onlara da yemek yap, etrafı topla, hep aynı rutin hayat, hep bi sorumluluk, yok olmaz, hadi diyorum şu prensin uğruna biraz katlanabilsem, şu ilk öpücüğü bir alabilsem, hayatımın aşkı beni öpücükle uyandıracak ya, ne menem bir şey bu öpücük çok da merak ediyorum ama   değer mi acaba bu kadar sıkıntıya ha ne dersin pericik!”

“-Vallahi seçim senin kızım, ne demiştin, hayat senin hayatın, doğrularıyla sevaplarıyla, kararı sen vereceksin ki vebali senin başına olsun, ama şunu bilip söylerim ben hayata teğet yaşayacağına, dalacaksın hayatın içine balıklamasına, yaşadım gibi yapacağına, yaşamış gibi davranacağına, şarkıdaki gibi “-mış gibi yapacağına”, atacaksın  kendini hayatın ortasına, yaşadım diyeceksin bir gün hayat sona erdiğinde de, yaşadım, ben yaşadım, hatalarıyla sevaplarıyla ama ben, ben, kendi istediğim için yaşadım diyebilmelisin…. Başka bir masal aramana gerek yok aslında kırmızı şapkalı kız, kendi masalında da mutlu olmayı öğrenebilmelisin…O ormandan çıkabilmeli, kasabaya inmeli, senin yaşıtın gençlerle tanışabilmeli ve seveceğin birini bulabilmelisin.”

“-Ama gerçek hayat böyle değil” diye esefle üsteledi kırmızı şapkalı kız.           “-Nasıl yani?” diye sordu pericik. “Sizinkisi gerçek hayat değil ki! Yazar isterse masalın sonunu değiştirebilir, yazarın elinde bu” “-Belki, belki de dediğin gibidir pericik ama bu bizim için geçerli değil, hem bizim hayatımıza nasıl gerçek hayat değil dersin ki, o hayat biz masal kahramanları için, biz masalda yaşayanlar için gerçek bir hayat, esas dışarıdaki hayat bizim için masal, öyle değil mi! Biz kendi gerçeğimizi yaşıyoruz masalımızda, yazar da kendi gerçeğini anlatıyor masal vasıtasıyla, belki yeni bir masal olsak gerçeklik yer değiştirebilirdi, son başka yazılabilirdi, ama biz artık klasikleşmiş masallardanız.”

“ –Klasikleşmiş  masal ne demek? diye sordu pericik. “Klasikleşmiş masal, zaman içinde kabul görmüş, sevilmiş, bütün çocuklarca sevilmiş, büyüklerce kabul görmüş, edebi çevrelerce onaylanmış, edebi literatüre girmiş çocuk masalı” demek diye izah etti kırmızı şapkalı kız.  Rapunzel’den Kül Kedisi’ne, Pamuk Prenses’ten Uyuyan Güzel’e, Çizmeli Kedi’den Hansel ve Gretel’e, Sihirli Fasulye’den Çirkin Ördeğe, Kırmızı Başlıklı Kıza yani benim masalıma kadar nice çocuk masalı artık birer klasik olmuş masal ve onların başı da sonu da belli, değişmez, arada bir benim gibi kaderine isyan edenler olsa da onlar da aklı evvel bir masalcının elinde deney faresi gibi masaldan masala geziye çıkabilirler sadece, tıpkı benim gibi, ama olsun, bu kadarcık bir özgürlük bile bana yeter, kendi farkıma varmamı sağladığı için bu aklı evvel, çocuk kalpli yetişkine şükran borçluyum bir anlamda, bana nefes alacak bir alan yarattığı ve kendi masalımı kendimin yaratmasına izin verdiği için, o yüzden maceraya devam, prensi aramaya devam…”

Ne dersin, sıradaki masal Uyuyan Güzel mi olsun, Pamuk Prenses mi?

“-…dur dur  ya, düşünmeye bile gerek yok, düşündüm de Uyuyan Güzel yıllarca uyumuş, ooo ben o kadar bekleyemem, en iyisi Pamuk Prenses masalına sızmak, orda kırmızı elma’yı yer yemez  (bak burda da kırmızı çıktı karşımıza, nedir bu kırmızı’dan alıp veremediğimiz, yoksa yazar kırmızı’yı çok mu seviyor ne, zaten yazdığı ilk öykünün adı da “kırmızı”ymış ne hikmetse 🙂 bu gülüş işaretini de pek sevdim doğrusu, internet işaretlerinden biri, kısaca güldüğümüzü gösteriyor burada ( neyse dediğim gibi Pamuk Prenses kırmızı elma’yı yer yemez ölmüş pozisyonuna giriyor ya    (bak burda da –mış gibi yapmak devreye girdi ne hikmetse) ama çok geçmeden yakışıklı prens atıyla geliyor ki atları da çok severim ben, gene dikkat ettim de masallar da bir de hep bir hayvan dostumuz var farkında mısın, tabi benim masalımdaki kötü kalpli bir kurt ama sonuçta o da bir kurban be pericik, ne yapsın, kendine biçilen rolü oynuyor işte, neyse öyle ya da böyle bence bu defa vuslata ereceğim gibime geliyor bana, Pamuk prenses olursam, onun sevgili yakışıklı prensi, prensesi son bir kez olsun görmek ve kavuşamadan kaybettiği sevgilisine veda edebilmek için camdan tabutu açıyor ve ona bir öpücük konduruyor ki işte bu öpücüğü bu defa ben alacağım….

“-Masala girer girmez yapacağım ilk iş Pamuk Prenses ile konuşmak olacak, bakarsın o da sıkılmıştır kendi masalından, bir değiş tokuş onun da hoşuna gidebilir belki de. Ama ille de masalım diye tutturursa, ben allem eder kalem eder onu ikna ederim bir şekilde. O Allahın her günü masalında öpücükle uyandırılıyorken ben daha hiç yaşamadım öylesi duyguları, niyetim başkasının sevgilisini elde etmek değil, haşa, korkarım ben hainlikten, hiyanetten, ama merak ediyorum işte ne menem şey şu öpücük, belki acır bana da izin verir aşkının bir öpücük bahşetmesine bana, aslında kendime kızmıyor da değilim, ne o öyle ergen kızlar gibi öpücük diye tutturmalar, annem duymasın vallahi ağzımı biber sürer sonra  benim, mini minnacık kırmızı şapkalı kızımı bıraktım bak neler geldi başına diye ağlar durur artık, üzülmesini de istemiyorum onun ama bana da biraz hak vermeli yani, hep böyle çocuk mu kalacağım ben, bir bakacaksın bir gün 80 yaşına gelmişim hala kırmızı kukuleta ve pelerinle elimde asa dolanıp duruyorum ortalarda…Ağzımda da bir terane “-Prensim nerede?  Aman aman,  istemem kalsın…Yanlış kurbağayı ay pardon prensi 🙂  öpmek istemiyorum ben!

En iyisi şansımı bir deneyeyim, baktım olmadı çok okuyan mı bilir, çok gezen mi? hesabı, o masal senin bu masal benim dolanayım biraz, hatta biraz TV dizilerine takılayım.

images (4)

Şimdilerde de en moda Muhteşem Süleyman dizisi..Çaktırmadan diziye dahil olsam mı acaba?

images (6)

Malkoçoğlu var, vallahi çok yakışıklı ve karizmatik, üstelik sevmeyi de biliyor, ama pek bir çapkın bakıyor, Süleyman‘a gelince, eee adı üstünde muhteşem Süleyman ne de olsa kendi de muhteşem, hele o bakışları, konuşması yok mu yakıyor adamı, hele sakallı hali cezbediyor insanı, ama çok hükümran, üstelik başında bir de Hürrem belası var, ben başa çıkamam öyle dalaverelerle, düzenbazlıklarla… images (3)

Pargalı İbrahim’e gelince istemem Pargalıyı, romantikliği başta hoşuma gitmişti gitmesine de,  hele keman çalışı ama o kendini beğenmişliği, Hatice Sultan’ı üstünlük tasladı diye aldatması, bitirdi gözümde kendini, feministlik damarım kabardı aniden, çekemem öyle adamı.

mehmetgunsur1

Mustafa’ya gelince hoş çocuk ama çok tıfıl kalmış onların yanında, üstelik daha karakteri gelişmemiş, annesinin ağzına da çok bakıyor vesselam, olmaz o da…

2948678573_1_37_yzdqIbE2Kerim’ e gelirsek : Kerim çok hoş, genç kızlarla birlikte annelerin de gözdesi üstelik, çok seviyor herkes onu, gözlerinden okunuyor sevgisi ama bilemem Fatmagül kadar sabırlı mıyım doğrusu?

Burak-Hakk-burak-hakki-19079758-604-414Bu arada Dudaktan Kalbe dizisindeki bestekar Kenan ile İffet dizisindeki Cemil‘i de unutmayalım. İkinci ve üçüncü sıralar onlara ait bence…Kenan çok hoş biri ama Cemil, İntikam dizisindeki rolüyle iyice aklımı başımdan aldı diyebilirim, ne o öyle liseli halleri,  insanı çok etkiliyor doğrusu. Ah….ah….zor iş doğrusu karar vermek…

download

                                           

                                           

kivanc-tatlitug-020 (1)

 

 

 

Ama o Kuzey yok mu o Kuzey…Hepsini bitirir vallahi….Kuzey-Güney dizisindeki adam gibi adam…Kadersiz gibi görünse de kendi kaderini yazan bir  adam. Bir kurban, tıpkı benim gibi. O yüzden iyi anlaşırız onunla diye düşünüyorum. 

” – Bakıyorum da bütün yakışıklıları da ezberlemişsin maaşallah! Ne zaman izledin bunca diziyi…” der pericik.

“- Sen de evin içine tıkıl sabahtan akşama, ne yapacaksın ki bütün gün dizi izlemekten ve temizlik yapmaktan başka… Ama haklısın, çok çabuk uyum sağlamışım bu hayata, öyle bir kaptırmışım ki kendimi rutin hayata, eski hayatımdan beter bir duruma düşmüşüm aslında. Gördün mü pericik, kafam pek de karışık, galiba o masaldan bu masala derken jet-lag olmuşum sonunda. Ben bu değilim, bu olamam, kendimi boş hayallere kaptıramam. Derhal kendimi toplamalı, toparlanmalıyım. Üstelik her kahramanın kendine ait bir masalı olmalı, benim masalım “Kırmızı şapkalı kız” idi ama şu bizim yazarın bilmediği artık bu kırmızı şapkalı kızın büyüdüğü idi.  Neyse böyle böyle bu cahil cesaretim, bu çılgın gençlik hezayanlarım geçer, geçer de belki biraz aklım başıma gelir, durulurum, baktım olmadı kendi masalımı yeni baştan kendim yazarım, Prensimi de kendim bulurum o zaman…”

” -Bu arada merak da etmiyor değilim hani : Acaba yazar ne düşünüyor bu mevzuu hakkında, kendi ilk öpücüğü nasıldı acaba? Yoksa o da….benim gibi….a..a..avv..v.v.v…….”

Profil Resmi

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA

 

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to KIRMIZI ŞAPKALI KIZIN HEZEYANLARI…

  1. Geri bildirim: Uyuyan Güzel “Sleeping Beauty” | Ayşen Özkaya – Akşam Güneşi – Evening Sun

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s