A H Ş U E R K E K L E R !

Aşağıda yazdığım yazı, Koşuyolu Yaratıcı Yazarlık Grubumuz için “yaz dönemi ödevi” olarak yazmamız istenilen öykülerden birini içermektedir…

Konu : Evli bir adam. İnternette bir kadınla tanışıyor. Adam İstanbul’da, kadın Sao Paulo’da (Brezilya) yaşıyor. Adam kadınla buluşmak için Brezilya’ya gitmeye karar veriyor.

İki farklı bakış açısına (kadın ve adam)göre öyküyü yazın. 

Aşağıdaki yazı, adamın gözünden yazılmıştır…Yalnız sonu 2 ayrı versiyon olarak düzenlenmiştir.

********************************************************************************

Bir sabah vakti çıktım yola, Sao Paulo’ya gidiyordum, vardığımda akşamüstü olacaktı…Güneşin batışına denk gelecekti inişimiz, gün batımının o insanı büyüleyen renkleri bütün ihtişamıyla kaplayacaktı her yeri, bembeyaz bulutların arasından süzülen turuncu, kızıl renkli  güneş ışınları beni şimdiden  bir masal içine çekivermişti…15 saat sürecekmiş yolculuk, nasıl dayanırım bilmem artık ama yolun sonundaki ödül beni bütün yolculuğun bütün sıkıntılarına karşı hazırlamıştı önceden…Ne yanımda muhtemelen yol boyunca uyuyacak garip kadın, ne bir yerlere sıkışmış olma duygusu hiçbir şey etkilemeyecekti beni…. Brezilya, güzel kadınlar cenneti… “-Neyse vuslata az kaldı, hazır ol Brezilya ben geliyorum!”  diye söylendim kendi kendime..

Geç kalmıştım biraz, koşar adımlarla terminale girdim ve check-in yaptırdım…Hiçbir şey keyfimi bozamazdı, küçük, sıkı popolu, iri göğüslü, ince belli, pırıl pırıl parlayan esmer tenli, ve kapkara saçlı Brezilyalı kadınların şehri’nde bir dansçı kız beni bekliyordu ayıptır söylemesi…

“Guarulhos Havalimanı”na inecektik, kaptanımız öyle demişti, elimdeki Sky Life dergisinde tanıtımı yapılan Sao Paulo’yu yavaş yavaş okumaya başladım…Hostesler gelip kemerlerimizi kontrol ettiler, sonra uçuşa geçtik…Derken “kemerleri çözebilirsiniz” ışıkları yandı ve ben hemen ayağa fırladım, rahatlamalıydım, öyle uzun zaman oturamazdım, hafakanlar basardı beni… Yanımdaki uykucu kadın “n’oluyoruz” der gibi bakınca çapkın bir gülüş attım kendisine…Hiçbir şey keyfimi bozamazdı, hele hele sen horultulu hanımefendi diye içimden geçirdim…Bir yandan dışarıdaki gün batımının keyfine varmaya çalışıyor, bir yandan da ilk defa geldiğim bu ülkenin diğerlerinden ne farkı var acaba diye büyük bir ilgiyle incelemeye çalışıyordum becerebildiğimce…

Uçağın koridorunda heyecanla ilerlerken içimden de bir şarkı tutturmuştum ne hikmetse…Niye bu kadar mutluydum! Aslında mutlu muydum yoksa heyecanlı mı! Aslında vicdan azabı duymam gerekiyordu, ya da pişmanlık! Ama bir boşvermişlik sarmıştı beni, hiçbir şey şu anki mutluluğumu bozamazdı zira… İlk gelişimdi Sao Paulo’ya,  aslında hiç aklımda yoktu böyle bir yere gelmek, ama olmuştu işte…

Neden Sao Paulo derseniz! Kısaca anlatayım sizlere…Bir gün internet üzerinden fotoğraflarımı paylaşırken instagram’da, bir kızın devamlı benim koyduğum fotoğrafları beğenmesi çok dikkatimi çekmişti…Ne koyarsam “-şahane, mükemmel” deyip yorum da yapıyordu üstelik…Kimliğine bakınca Brezilyalı bir dansçı olduğunu ve güzel olan her şeye hayran olduğunu öğrenmiştim…Ama  bu kadarla kalmıştı merakım, daha ileri gitmemiştim o zamanlar…Sonra bir gün facebook üzerinden bu kızdan arkadaşlık teklifi gelince hiç düşünmeden kabul etmiştim tabii ki…Dünyanın her yerinden arkadaşlarım vardı, bu da olabilirdi elbette…

Bu da derken işler ilerlemiş “canım, aşkım” moduna geçmiştik bile, bir çok şeyimiz birbirine benziyordu, alışkanlıklarımız, sevdiklerimiz, yediklerimiz, içtiklerimiz ….Adı “leilah” dı, bizim dilimize de dönüyordu, sevmiştim ismini, Farsça “gece” demekmiş “siyah saçlı güzellik” bir de…Ona Leyla ile Mecnun’un hikeyesini yazmıştım bir keresinde, çok mutlu olmuştu…Aşka inanıyordu…Ben de diyemiyordum, zira aşık olmak nasıl bir şey bilmiyordum. Her gün mailleşiyor, birbirimizle konuşmadan güne başlamıyorduk, keza geceyi de birbirimizle kapatıyorduk kapatmasına da sonra benim hatunla kavgalarım başlıyordu…

Hatun, evet hatun dedim, yanlış duymadınız, evliyim ben…Maalesef ama evliyim…Ne kadar zamandır evliyim, doğrusu bence çok uzun bir zaman, ona bakarsan şunun şurası çok fazla değil….Ama çok değişmişim çok, öküz gibi bir adam olup çıkmışım, nerdeymiş o ilk günkü kibar hallerim, evlenince sanki malıymışım gibi davranır olmuşum, ama öyle değil mi!          “-Evlenince tabii ki benim sorumluğuma giriyor, benim soyadımı almıyor musun be kadın!” diye bağırırdım bende ona cevaben…Çok meraklıydık sanki evlenmeye…Mecburiyetten, toplumun baskısındandı evlenmemiz yoksa niye evlenelim ki biz! Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz ardımızda! O kadar çok hatun varken ortada, “-Senin için her şeyi yaparız!” diyen çıtır çıtır genç kızlar ne yapayım evlendikten sonra  tıpkı annesine benzeyecek kadını…Tamam ilk zamanlar hoşuma gidiyordu doğrusu, zamanı gelmişti, annemin ısrarlarına dayanamamıştım, onun seçtiği bir kızdı, bana iyi eş olurmuş, ben de okeyi vermiş almıştım almasına da, daha en başta bıkmıştım ya hu!

Onda da kabahat vardı ama, kendini nasıl da bırakmıştı, tabii nerde bulacak bu rahatı, babasının evindeyken annesinin zoruyla temizlik, bulaşık, yemek hep ondaydı, ama koca evine gelince gelsin temizlikçiler, ütücüler…Ne de olsa kocasının parası bol…Bütün gün yat kaykıl, arkadaşlarla altın günleri, ikide bir eşya değiştirme istekleri, yok onda gördüm niye bende yoklar, benim onlardan ne farkım varlar…Bıkmıştım ben de aslında ama sabrediyordum gene de…Tembeldik biz çünkü, öyle kendi kendimize bakamazdık, elimizin altında hazır kadın varken niye kullanmayalım ki…

Biraz da bize hitap edebilseler, o zaman evde hem iyi bir işçi, hem iyi bir aşçı, hem de iyi bir sevgili olabilmeyi becerebilseler, bak evlilikler nasıl da güzel güzel sürer giderdi…Ama yok kardeşim olmuyordu işte, ilk günlerde “gak desem önümde, guk desem arkamda” olayları bir müddet sonra savsaklamaya başlıyor, istekler ardı ardına sıralanıyor, evin reisi olan erkek eve para getirmesi gereken, parası yenmek için evlenilen bir adam pozisyonuna itiliyordu…Hele hele çocuklar olursa, yandı keten gülüm helva..…

Aslında bizleri bu hale ailelerimiz getiriyor biliyor musunuz!  Hele hele bizi tamamiyle annelerimiz yetiştiriyor ya  işte en büyük yanlış orda! Evin padişahı gibi yetişen, her istediği yapılan, pohpohlandıkça pohpohlanan bizler, alışıyoruz rahatlığa, nasılsa arkamızdan bir toplayan var, ne yaparsak affediliyoruz….Oysa hayat bu kadar adil değil ki!

Aslında kız çocukları için de aynı şey geçerli…Ama anneler kaale almıyor kızlarını maalesef, kız kardeşlerimiz evde adı konmamış bir hizmetçi muamelesi görürken biz el bebek, gül bebek yetiştiriliyoruz, utanıyorum bunları söylerken ama durum böyle. Onun için biz evliliği bir oyun zannediyoruz, kız kardeşlerimizse bir kurtuluş yolu olarak görüyorlar…Oysa bilmiyorlar ki evlendikleri adam da, evlerindeki ağabeylerinden beter çıkacak….Annelerimiz de pek bi garip doğrusu, evliliğimize onlar karar veriyor vermesine de sonra seçtikleri ve evlenmeye zorladıkları kıza düşman oluyorlar nedense…İkisinin arasındaki çekişmede de olan bize oluyor elbet…Mecbursunuz evlenmeye , annenizin seçtiği kızı almaya…

Evlenmezseniz, hele belli bir yaştan sonra toplum sizi içine almıyor,bunu alenen yapmıyor tabii ki, ama zaman içinde artık kimse sizi evine çağırmıyor, kimse sizinle görüşmüyor, siz de evli insanların evine tek başına gidemiyorsunuz, en yakın arkadaşlarınız bile size hanımına sarkabilirim tehlikesi varmış gibi düşünebiliyor, resmen sizi dışlıyorlar, oysa dışarıda çapkınlık yapıyorlar utanmadan ama evde ahlak polisi kesiliveriyorlar işte…Namus bekçiliği zor zenaat…Oysa bilseler ki koca baskısından ve de öküzlüklerinden bıkmış olanlar ki ne fettan olur onlar ah, ah, çaktırmadan sizinle flört ederler ortalık yerde, sizi över kocalarını yerin dibine sokarlar inceden inceye,  tabi anlamaz kocaları lafın nereye gittiğini… Sevmiyordum bu tip ortamları  ama mecburdum bütün bu yalakalıklara…Evlenmiştim çünkü…

Karım da kurbanlardan biriydi elbet ne öğrendiyse annesinden öğrenmiş, bana uyguluyordu ama bende ya bir eksiklik ya da bir fazlalık vardı bilmiyordum, diğer erkekler gibi değildim, yani diğerleri ya kılıbıktı, ya da çapkın…Ben ikisi de değildim, çapkınlığı sevmiyordum, yapmasına yapardım da duygu kirliliğinden korkuyordum, üstelik dertsiz başıma iş almak da istemiyordum, çapkın olanları görüyorduk, her daim başları beladaydı sevgilileriyle, karılarından boşattırmak istiyorlardı hatunlar hemen, kılıbıklarsa hep çapkınlık yapma isteği içinde olup da karılarının korkusundan yapamayanlardı, onların durumu daha da komikti…

Bir de üstüne üstlük, daha birbirimizi tam tanıyamadan çocuk sahibi olmuştuk, tutturmuştu ikimizin de ailesi, “çocuksuz yuva, yuva olmazmış” .Kim demişse uydurmuş bir tarafından bence…Tamam belki çocuk sahibi olmak çok güzel, gerçekten de aile yapıyordur iki insanı ama bu böyle aileler istiyor diye olmamalı, hazır olduğunda çocuk sahibi olmalı insan,  evlendiğin çocuk kızla biz çocuk erkeklerin biraz büyüyüp, birbirlerini iyice tanıyıp, bir güzel eğlenip yaşayıp birbirleriyle iyice anlaştıkları anda yapılması gereken bir gereklilik bence… Bir kızım olmuştu olmasına da ona da bozulmuştum hani, insan bir erkek çocuk doğurur hiç olmazsa…Şimdi bütün erkek arkadaşlarım ti’ye alacaklar beni…Öyle hayal kırıklığına uğramıştım ki alıp başımı gitmiştim tatile…Herkes bizim evdeydi zira, baba mı olmuştum, otel mi işletiyordum anlayamıyordum…Anası, danası, bileni, bilmeyeni hepsi bizim evdeydi, bi rahat yoktu, her önüne gelen bir bilmiş, bir ukala…Biraz ele avuca gelsin bahanesiyle geceleri ağlama sesini duymamak için kızımın, resmen kaçmıştım evden, ne yalan söyleyeyim…

Olmuyordu işte, çocuk da kurtarmıyordu maalesef bu tip evlilikleri…Sonunda kadın içine kapanıyor, sıkıntıdan şişiyor da şişiyor, adamsa ya çapkın ya da kılıbık olup çıkıyordu… Ben ikisini de olamamıştım maalesef…. Ben ne kılıbıktım, ne de çapkın…Çapkın olamayacak kadar vicdan sahibiydim, şanslısın gene de karıcığım ve ne yazık ki, kılıbık olamayacak kadar da zayıf değildim, kusura bakma kayınvalideciğim…Ama gerçekten de sıkılmıştım evlilikten, monoton hayatımdan, annesine aynı modeli olan karımdan…Her sabah işe gidip akşam aynı saatte eve dönmekten, aynı saatte yemek yeyip aynı saatte sevişmekten…Hafta sonları benim ve karımın ailesini memnun etmekten, yok seninkine mi gitsek, benimkine mi kavgalarından…Dayanamıyordum bu tek düzeliğe…Sen misin tekdüzelikten bahseden, keserler cezanı tez elden işte, ikinci kez bebek sahibi oluverdik birincinin ardından…Neymiş efendim “-Arayı açmayın”mış, “-Çocuk yalnız büyümesin”miş…Daha birincinin şokunu atlatamamışken!

Tam da bu arada çıkmıştı “Leilah” karşıma….Bunalımlı anlarımın kurtarıcısı…Artık bütün diğer kızları ekarte etmiş, sadece onunla yazışır olmuştum….Laptop’umda gizli bir dosya açmış, karımın görmemesi için bütün önlemleri almıştım kendimce…O kadar güzel bir arkadaşlık yaşıyorduk ki, sonunda buluşmaya karar vermiştik, ama o çok uzaktaydı, gelemezdi, artık ben bir bahane uydurup gidecektim…Kolay oldu karımı inandırmam, bahanem hazırdı, daha yeni doğum yapmıştı, şimdi anası, danası,  maaile eve kamp kuracaklar, gelenler gidenler ev  bir sürü insanla dolacak benimse huzurum kaçacaktı, benim huzurumun kaçması onların da huzurunun kaçması demekti, biliyordu…Çekemezdim kalabalığı, dönüşte bebeğimize alacağım güzel hediyelerin hayaliyle büyüledim gözlerini…Biraz mırın kırın etse de ben her zamanki bencilliğimle tıkamıştım kulaklarımı her türlü itiraza…Gidiyordum…

Bu gezi tam bir macera olacaktı benim için…Heyecanlıydık ikimiz de, çünkü birbirimizi tanımıyorduk…Evet, yanlış duymadınız, birbirimizi tanımıyorduk, resimlerimizi vermemiştik birbirimize, daha bir heyecanlı olacaktı böylesi, onun avatarı Karnaval, benimkisiyse Venedetta’ydı….E, nasıl buluşacaktınız o zaman dediğinizi duyar gibiyim! Ben pantolonumun üzerine Venedetta resmi olan bir tşört giyecektim, o da saçlarına Venedetta resmi olan bir bandana takacaktı…Öyle bulacaktık birbirimizi…Tam film gibi değil mi!

Nasıl biriydi acaba! Düşünceler aklımdan bir ışık hızı ile geçiyor, zamansa ağır ağır ilerliyordu…Yazışmalarımız geldi aklıma, öyle güzel, öyle içten, öyle samimi şeyler paylaşmıştık ki….Ama fiziksel özelliklerimizi bilmiyorduk ikimiz de…Yaşlarımız bile meçhuldü…

Gece gibi kara, kapkara gözleri olmasını ümit ediyordum onu düşlerken…Teni yasemin gibi kokuyordu elbette, güneşte iyece bronzlaşmış esmer cildinin deniz kokusu yaseminle karışıyor adamı deli ediyordu mutlaka…Kirpikleri ok gibi up uzun olmalıydı, kalbime batmalıydı..

Yazışmalarından romantik, şefkatli, çocuk gibi hisli biri olduğu kanaatine varmıştım…Öyle kaba, sert, avam, açık saçık konuşmalardan hoşlanmıyor gibiydi…Birkaç kere takılmak istemiştim ama anlamamazlıktan gelmişti, hoşuma gitmişti bu durum…Çoğu şeyi bilse de bilmiyor pozisyonunda olması, utanması hoşuma giderdi kadınlarda benim…Bu konularda pek yüz göz olmak istemezdim doğrusu, hele kadının üstüme üstüme gelmesi soğuturdu beni ondan, oysa Leilah öyle miydi, resmen utangaçtı, tamam dansçıymış dansçı olmasına ama çıplaklık onların orda normal bir şeymiş üstelik bu sadece karnavala ait bir gösteriymiş, akademik okullarda hazırlanırlarmış bu gösterilere, yoksa her gün öyle çırıl çıplak, dolce vita bir hayat yaşamıyorlarmış…”-Karakterime aslında çok ters!”  demişti bir gün “-Ama o kadar çok seviyorum ki dansı ve bizim ulusal dansımız da bu!”  deyivermişti utanarak…

Sevmiştim bu kızı…Tam benim kalemimdi…Yazdıklarıyla içimdeki buzları kırıyor, kalbime erişiyor ve içimdeki küçük saklı çocuğu bulup çıkartıyordu ortalıklara, sevilmek istenen….İlk defa biri beni böyle çırılçıplak görüyordu, böyle hazırlıksız yakalıyordu, dürüstlüğü karşısında ben de dürüst olmalıyım diye karar verdim kendi kendime.

Derken vicdanım girdi devreye, melek yanım “-Gider gitmez anlatmalısın ona!”

“-Gider gitmez de nasıl kırılır bir insanın kalbi canım!” diye isyan etti şeytani yanım.

“-Sen vicdanlı insansın, doğru olanı yapmalısın” dedi beri…

“-O kadar yolu boşuna mı geldin oğlum, önce bir takıl, sonra düşünürsün” diye üsteledi öteki.

“-Senin doğruyu yapacağını biliyorum, vicdanlı bir insansın sen, kalp kıramazsın” diye son sözü söyledi melek yanım.

Sağdakine mi inanayım, soldakine mi kanayım derken, iki tarafa da gidip gelmekten bayağı bir bocaladım ama sonra doğru yolu buldum efendim,  yalancı değildim ben, anlatmalıydım ona evli ama mutsuz biri olduğumu.

“-Hoş erkeklerin klasik yalanlarından en başta geleni de budur ya” dedi şeytani yanım, gülüyordu bana haince…,

“-Sen boşver onu, sonundaki ödüle bak” diyen yana döndüm gene…

Ama nasıl inandırabilirim ki şimdi ben onu…evli ama yalnız, mutsuzluk içinde yapayalnız yaşarken yazdıklarının beni etkilediğini, uzakta bile olsak paylaştıklarımızın beni kendisine bağladığını anlatmalıydım mutlaka ona…

Brezilyalı kadınların birer idol olduğunu, şehvetli kadın dendi mi ilk onların akla geldiğini, bütün erkeklerin Brezilyalı takıntısı olduğunu söyleyemezdim ona…İtiraf etmeliyim ki gelişim aslında biraz da bundandı…İki arada bir derede olma durumu, hem kızı merak ediyordum, sevebileceğim bir kızdı, hem de ilk defa çapkınlık turuna çıkmış zampara bir adam gibi heyecanlanıyordum…Ama gerçekten de Brezilyalı bir kız için prensiplerimi bozabilirdim.…

Ama sonra bütün bunları anlatırsam, Leilah’ı çok üzeceğim geldi aklıma, ben anlattıkça yanakları solacak, buğulu gözleri dolacak, ağlamamak için kendini zor tutacaktı, biliyordum…Anlattığımı düşündüğüm anda benim de kalbimin ikiye parçalandığını hissettim, ilk defa birinin duygu ve düşüncelerine önem veriyor, üzülüyordum…Üzmek ve üzülmek istemiyordum oysa… Ona demeliydim ki : sana geldim her şeyi göze alarak, beni sevmeyeceğini, küçük göreceğin bilerek ama yalansız geldim sana ve hemen açıklamak istedim sana, karar senin, çünkü seni üzmek istemiyorum, geldin ve bana öyle bir baktın ki sıcacık, en derinlerime ulaştın ve  içimdeki o küçük  çocuğu gördün, öyle bir aşinalık yaşadım seninle. Beni öyle hazırlıksız yakaladın ki! Sevgi ne demekmiş seni tanıyınca anladım, bu kadar kısa zamanda bu kadar yoğun hisseder mi insan! Bilinmez ama şu anki duygularım bu işte” diyecektim Leilah’a…

“-Ya ailen?” dedi sağımdaki melek….

Derin bir iç çektim birden, gerçekler ağır gelmişti…İlk defa ne yapacağımı bilmiyordum, önce Leilah’la olan durumumu halletmeliydim…Bakalım ne olacaktı! Beni affedecek miydi! Ama daha da önemlisi bakalım beni beğenecek miydi! Belki ben de onu beğenmeyecektim kimbilir!

Belki de yaşlı, çirkin, evde kalmış kadınlardan biriydi… “-Aman Tanrım” diye güldüm sinirli sinirli…Neden olmasındı! O zaman da gününü gün eder, biraz takılırdı buralarda, sonra da karısının dediği gibi tilkinin döneceği yer kürkçü dükkanı değil miydi! dönerdi evine…

*******************************************************************************

HİKAYENİN 1. SONU :

“-Ah şu erkekler dediğinizi duyar gibiyim! demeyin, demeyin, bırakın şu gariban aç tavuk, kendini tahıl ambarında zannetsin…İzin verin biraz…Aslında olmadı bu benzetme, tavuk olur muyum ben hiç, horozum ben horoz…Ve ne demiş büyüklerimiz :  “- Her horoz kendi çöplüğünde öter” miş……”  diye gerim gerim gerinirken herşey  bir anda oldu bitti…Ne olduğunu bile anlayamadan eşek cennetine gitti bizim acemi çapkınımız…

 

********************************************************************************

HİKAYENİN 2. SONU :    

Sonuçta kaybedeceği bir şey yoktu! Biraz takılır, hayallerinin şehrini gezer, küçük, sıkı popolu, iri göğüslü, ince belli, pırıl pırıl parlayan esmer tenli ve kapkara saçlı üstelik güzel dans eden kadınların şehrinde günü gün ederdi bir müddet….Sonra da tekrar kürkçü dükkanına dönerdi….

Böyle düşünürken uçağın kemerleri bağlayın ışıkları yandı, hostes kız oturmalarını ikaz etti ve anonsunu yaptı…Gelmişlerdi…Hemen yerine oturdu, dışarıyı incelemeye koyuldu…Hayalini kurduğu gibiydi dışarısı…Güneş batıyor, akşamın kızıllığı şehri bir masal havasına sokuyordu…Pilotumuz da sağolsun, şehrin üzerinde bir tur attırdı bizimkilerin de yaptığı gibi… “-Sağolasın kaptan” diye selam çaktım içimden

Uçağımızın tekerlekleri “Guarulhos Havalimanı”na indiği zaman ben de bütün yolcular gibi kaptanı deli gibi alkışladım, neden alkışladığımı bilmeden …Çok komik gelirdi bu alkış faslı, nereye gidersen git, nereye inersen in tepki aynıydı, ama sağ salim yere inmenin, biraz daha yaşayabilecek olmanın sevinci mi bilmem herkes alkışlardı işte, biz de yüzlerimizde aptalca bir tebessüm, birbirimize bakıp bakıp alkışladık istatistikleri yalancı çıkartmamak için…

Yavaş yavaş toparlanıp dışarı çıkmak için hazırlandım…Yanımda tekrar uykuya dalan o garip kadını şöyle bir dürttüm ve”- geldik hanım” diye söylendim…Ağzının içinde bir şeyler  geveledi ama dikkat etmedim doğrusu…15 saat boyunca horultularını dinlediğim birine cevap verecek değildim doğrusu…

Uçağın koridorunda heyecanla ilerlerken içimden de bir şarkı tutturmuştum ne hikmetse…Niye bu kadar mutluydum! Mutlu muydum yoksa heyecanlı mı bilmiyordum.Aslında vicdan azabı duymam gerekiyordu, ya da pişmanlık! Ama öyle bir boşvermişlik sarmıştı ki beni, hiçbir şey şu anki mutluluğumu bozamazdı … İlk gelişimdi Sao Paulo’ya.

“-Açılın bay macera geliyor!” diyerek uçağın merdivenlerinden aşağıya inerken, hostes kızların arkamdan kikir kikir güldüklerini duyuyordum… onlara da bir göz kırptım ve beni bekleyen maceraya  doğru koşar adım ilerledim…Gümrükten geçtim, bekleme salonuna girip bavullarımı aldıktan sonra dışarıda gelen yolcuları karşılamak için birikmiş kalabalığa ilgi ile baktım…Acaba beni beğenecek miydi!

Durdum, bekledim, ama kimsecikler atlamadı üstüme, kapının önünden ayrıldım ve ortaya doğru yürüdüm, bakındım bakındım, her geleni o sanıp heyecanlandım, ama bu gün herkes karnaval  bandanası takıyordu galiba, sonra yanıma küçük bir çocuk koştu,  “-Şurdaki hanım size işaret ediyor” diyordu anladığım kadarıyla.

Döndüm baktım nerdeyse yaşlı sayılabilecek bir kadın, mihrap yerinde ama oldukça yaşlı, bembeyaz saçlarının üstüne takılmış bir  karnaval bandanası ve bana el sallıyor gülümseyerek…Bir an için zaman durdu, o an içimden neler geçti neler…

“-Acaba diyordum bu o mu! ama o olmalı, yoksa niye el sallasın ki! Hem de gülerek bakıyor, kesin o!

“-Aman tanrım, ben buraya bunun için mi geldim, keşke yaşını sorsaymışım, başımı çevirip gitsem mi acaba, görmemezliğe gelsem, nasılsa yabancıyım, o da koşamaz peşimden nasıl olsa, çıkıp kalabalığa karışayım bir iki gün kalır dönerim, karımın ahı tuttu galiba”

Düşünceler aklımdan bir ışık hızı ile geçiyor, zaman ağır ağır ilerliyordu…Sonra birden yazışmalarımız geldi aklıma, öyle güzel, öyle içten, öyle samimi şeyler paylaşmıştık ki….Ben onu genç sanarak yapmıştım hatamı, hata benimdi! Kadıncağızın ne suçu vardı ki! Şimdi kaçıp gitsem, çok ayıp olacaktı. “-Oğlum, deli misin kaç git, kayınvalidem gibi bir kadın” diye şeytanım dürttü beni.

Ama iyilik meleğim “-Sen boşver onu, şimdi git ve olanca kibarlığınla sarıl kadına” dedi yavaşça…İstemeye istemeye ama bir yandan da mecbur olduğumun bilincinde gittim kadının  “OLA”  dedim ve sarılmak için hafifçe eğildim…Kadın gülerek itti beni ve elime bir kağıt tutuşturdu.

*******************************************************************************


********************************************************************************

Şaşırmıştım, “bak sen  cin fikirliye”  diye gülümsedim ve dediği yere doğru ilerledim, güzel çıtı pıtı bir esmer kız, dişleri bembeyaz ki bayılırım beyaz dişlilere, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle beni kucakladı  sevgiyle… “-OLA” dedim ona da… “-OLA”

“-Demek beni denedin!” dedim kıza cafede çay içerken sonra…”-Emin olmam lazımdı senden” dedi o da….Benden çok etkilendiğini, ilk defa içinde bir şeyler hissettiğini, aynı şeylerden hoşlanan iki insan olarak belki bir geleceğimizin olduğunu anlattı sonra bana…O konuşurken onu gelecek konusunda heveslendirmiş olduğumu fark ediyordum üzüntüyle. Öyle yalansız, öyle masum, öyle içten anlatıyordu ki kendini, düşüncelerini, duygularını kaptırdım kendimi anlattıklarına….

İlk defa birini canı gönülden dinliyor, ilk defa biri için endişeleniyordum, kırılmasını üzülmesini istemiyordum, onu üzmek istemiyordum.  Şaşkınlıkla fark etim duygularımı birden, ben el bebek, gül bebek büyüyen ben, ilk defa karşımdakini düşünüyordum, duygularına önem veriyor ve etkileniyordum…Oysa ki karımla evlendiğimde bile bu kadar kapılmamıştım hislerime…

Gece gibi kara gözleriyle bakarken bana, içimde bir şeyler eriyordu sanki….Hiç böylesine rastlamamıştım dedim demesine de kendi kendime sonra durdum düşündüm, sanki çok da kızla çıkmışım gibi, annemin seçtiği ilk kızla evlenmiştim oysa…Ben de deneyimsiz sayılırdım aslında karım gibi, oysa ki erkekler deneyimli olmalıydı bence…Şimdi bu kızı görünce, Leilah’ı tanıyınca lanet eder olmuştum kaderime…

Tam da hayalini kurduğum gibiydi, öyle bir bakıyordu ki bana, kalbime erişiyor o küçük sevilmek istenen çocuğa elini uzatıyordu şefkatle…Bense tam bir teslimiyetle kendimi ona vermek istiyordum, ilk defa böyle duygular hissediyordum, afallamıştım…. Derin bir soluk aldım ve ilk defa hiç yalansız, evli ama mutsuz biri olduğumu, bu mutsuzluk içinde yapayalnız yaşarken yazdıklarının beni etkilediğini, uzakta bile olsak paylaştıklarımızın beni kendisine bağladığını, sonunda onu çok merak ettiğimi ve görür görmez de hoşlandığımı anlattım tek tek…Brezilyalı kadınların birer idol olduğunu, şehvetli kadın dendi mi ilk onların akla geldiğini, bütün erkeklerin Brezilyalı takıntısı olduğun anlattım sonra…

Bir yandan anlatıyor bir yandan da Leilah’nın tepkisini ölçmeye çalışıyordum…Yanakları solmuştu bile, buğulu gözlerinin dolduğunu, ama ağlamamak için kendini zor tuttuğunu görüyordum ona bakarken…Cayır cayır asitli suların kalbimi ikiye parçaladığını hissettim bir an…. Üzmek ve üzülmek istemiyordum oysa… Ama kendimi tüm açıklığımla anlatmalıydım, kötü bilse de beni, bilmeliydi kim olduğumu.

“-Aslında buraya gelirken amacım belki küçük bir macera yaşabilmekti, ne kadar kötü biriyim değil mi, hem evliyim, hem karımı aldatıyorum. Dışardan bakınca görünen manzara bu…Ama geldim buraya ve sen o sıcacık gözlerinle baktın içime, birden içimdeki o küçük  çocuğu gördün gibi geldi bana, öyle bir aşinalık yaşadım seni görünce ve beni öyle hazırlıksız yakaladın ki! Sevgi ne demekmiş seni tanıyınca anladım, bu kadar kısa zamanda bu kadar yoğun hisseder mi insan! Bilinmez ama şu anki duygularım bu işte” dedim Leilah’a…Başımı önüme eğmiş, gözlerine bakmaktan korkar olmuştum, bekliyordum…

“-Demek bizler birer şehvet kaynağıyız ha!” dedi Leilah!

İlk defa utanmıştım, cevap veremiyordum bile.

“-Demek herkes bizimle birlikte olmak istiyor sizin oralarda” diye üsteledi sonra, sesi kızgın mıydı, sinirli miydi anlayamıyordum, daha çok titriyor gibiydi, derken sesler garipleşti, kıkırdamaya dönüştü, baktım hem gülüyor, hem de gözlerinden yaşlar boşanıyordu….Yaşadığı duygusal şoktan ne yapacağını bilemez olmuştu galiba, ne yapacağımı bilemedim, bekledim, bekledim o da sakinleşti, sonra durgunlaştı, hazmetmeye çalıştı söylediklerimi, sonra kabullendi, garipsemişti beni ve düşüncelerimi….

“-Haklısın, ne desen haklısın, unut beni, söylediklerimi, kendimi affettiremem sana, ama gerçekten üzgünüm….Böyle olmasını istememiştim doğrusu” diye geveledim ağzımın içinde bir şeyler…Bir yandan konuşuyor, bir yandan da korkudan üç buçuk atıyordum, ya şimdi giderse, ya bir daha onu göremezsem!….Bir müddet daha sessizce oturduk, ben ses bile çıkarmaya korkuyordum, her şeyi ona bırakmıştım….

Sessizlik boğucu gibi bir hal alınca, elimi uzattım ona…

“-Affet beni” dedim boğuk sesimle… “-Affet…”

Dolu dolu gözlerle baktı bana…

“-Sen de beni affet, hiçbir şey bilmeden ve ne hayallerle kapıldım cazibene, benimkisi de aptallık işte, ikimiz de bir çeşit deneyimsizliğe kurban gittik galiba…Ben çok erken kapıldım cazibene, sense bıkkın bir evliliğin kurbanı olarak yeni bir şans aramaktaymışsın kendine, ikimiz de çok çocukça  davrandık…İyi ki geldin, sen gelmesen ben gelirdim belki ilerde ve gene aynı hayal kırıklığını yaşardık belki de…Bana karşı dürüst olduğun için daha en başta, teşekkür ederim sana…Gelecek için bir şeyler söylemek gereksiz şimdi…Madem ki geldin kısıtlı süreni güzel paylaşalım, güzel anılarla yaşayalım ne dersin!”

Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım, bizde olsa kafama indirmişti bile çantasını onun yerinde başkası olsaydı, hayal mi kuruyordum yoksa gündüz vakti, ağzım kurumuştu heyecandan, bir şeyler geveledim ağzımın içinde, galiba “-peki, tamam” demiştim galiba…O ise halime gülüyordu resmen…İkimizi de gülme krizi tutmuştu aniden, hem gülüyor hem de el ele tutuşmaya çalışıyorduk…

Birbirimizi tanıyacak, anlamaya çalışacaktık, belki onunkisi geçici bir hevesti, belki benimkisi veya ikimizinki de…Ama deneyecektik….Kendi açımdan değerlendirdiğimde umutluydum bu gelişmeden, gerçekten de seversem ve anlaşırsam ilk defa karşı çıkacağımı hissediyordum her şeye…Keşke önce onu tanısaydım diye hayıflandım sonra…Onunla evliliği gerçekten denemek, baştan başlamak isterdim…Formalite olsun diye değil, toplum istiyor diye değil üstelik ben istiyorum, paşa gönlüm istiyor diye….

Belki gerçekleşir rüyam, bilinmez…Ama ben şimdilik Sao Paulo’da Leilah’layım  ve mutluyum…Zamanımızı birlikte geçireceğiz. İnşaallah Leilah’da karıma benzemez, ilişkimiz monotonlaşmaz, katlanamam buna…Belki de o da beğenmez beni, Allah korusun diyeceğim ama, belli de olmaz, belki de öküz yönümü görür, nefret eder benden, ama elimden geldiğince bastıracağım bu yönümü, çünkü kıyamam ben Leilah’ıma….Aynı şeyi karım için düşünemedim doğrusu, neden diye sorguladım kendimi sonuç ortada sevmiyordum çünkü, demek ki insanlar ancak sevdiklerinin öküzlüklerine katlanabiliyorlar diye güldüm içimden….Bu arada karımın da beni sevdiğinin farkına vardım galiba, benim bütün öküzlüklerime katlandığına göre! Ama Leilah ile benim bir şansımız var, karımla olan ilişkimden farklı, ikimiz de birbirimizi severek ve isteyerek başlıyoruz bu ilişkiye…

Ama bilinmez, maymun iştahlı bir Türk erkeği olarak ne yapacağım hiç belli olmaz, dönebilirim de eşime,  ne de olsa tilkinin döneceği yer kürkçü dükkanı değil miymiş! (karım hep öyle der de!

“-Leilah beni istemezse ne yaparım ben, yalnız yaşayamam, birinin bana bakması gerek…Ah şu erkekler dediğinizi duyar gibiyim! Demeyin, demeyin, her zamanki gibi bencilliğim tuttu işte…Önce ben…hep ben değil mi!  Ama siz kadınlar öğrettiniz bu duyguyu bana….Hem bırakın şu gariban aç tavuk, kendini tahıl ambarında zannetsin…İzin verin biraz…Aslında olmadı bu benzetme, tavuk olur muyum ben hiç, horozum ben horoz…Ve ne demiş büyüklerimiz :  – Her horoz kendi çöplüğünde öter” miş……Sabır biraz sabır….”

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s