D U R D U ….

Aşağıda yazdığım yazı, Koşuyolu Yaratıcı Yazarlık Grubumuz için “yaz dönemi ödevi” olarak yazmamız istenilen öykülerden birini içermektedir…

Konu :  ” Sahilde mayonuzla uzanmışsınız. İncir satan bir köylü kadın kolunda sepetiyle geliyor. Tam önünüzde kadın yere düşüyor. Böyle bir olay örgüsü ile başlayan bir öykü yazacağız. “

*********************************************

“DURDU”

“-Geldi, gelecek, off  ne zaman gelecek”  diye hayıflandığımız, geldiğinde de “-off,  bu ne ya! Hiç çekilir gibi değil allasen”  diye söylendiğimiz Yaz mevsimi gene hiç beklemediğimiz bir anda gelivermişti işte…Tüm maymun iştahlılığım ve olanca yüzsüzlüğümle şikayetçi moduna  geçsem de , gene de ağzım kulaklarıma varıyordu doğrusu mutluluktan! Yaz gelmişti yaz…Öyle severdim ki yazı! Sevdiğim yaz mıydı, yoksa getirdiği özgürlük hissi miydi bilmiyordum ama seviyordum işte…Yaz gelince kanım kaynıyordu elimde olmadan, deniz mevsimi geliyordu, aşkın mevsimi…Sabahın köründe erkenden kalkıp koşmalar,  akabinde denize dalmalar, kahvaltı derken öğleden sonra denize varmalar, sevgiliyle vuslat vakti…Oynaşmalar denizle çocuk gibi, kendini dalgalara vurmalar, balık gibi olmalar…Tenini suya boğmalar, su ile bir olmalar…

Bütün bir yıl yaz mevsimini bekleyip de  ona kavuşunca hala doyamamalar, gecenin kör karanlığında bile içerilere girememeler, sahilde ateş yakmalar, şarkılar söylemeler, yakamozlarda ışıldamalar, aşık olmalar… “-Hoş geldin gönlüme ey aşk, ey yaz…” diyordum demesine de bu yaz biraz daha mı az seviniyordum ne,  zaman akıp giderken kaybettiklerim geliyordu aklıma, hüzünleniyordum, ama o büyü hep eşlik ediyordu bana, hayatımın her anında, her daim yazdı benim için hayat…

Yaz, masalların, hayallerin, renklerin, müziğin, sevdaların mevsimi…Büyü mevsimi… Hele yazlıkta bir eviniz varsa bu büyü daha da uzun sürebiliyordu… Kendinizi bu büyüye teslim ettiniz mi diğer mevsimler size hiç de zor gelmezdi, çünkü yazdan sonraki bütün günler, aylar, hafta sonları, tatiller, bayramlar velhasıl her an yaz mevsimi gibi yaşanırdı çünkü, kış mevsimi içinde olsanız dahi…Yazı siz yaratırdınız çünkü, millet pardesü ile şaşkın şaşkın bakarken yağmur altında denize girmeler,  çıkınca şömine karşısında sıcak kakaoları yudumlamalar..Yazı her daim ayni heyecanla yaşamalar…Kahkahalarda dolu güzel bir hayattı yaz bizler için, biz her daim çocuk, her daim ruhu genç kalanlar için…. Yaz bir büyüydü sanki, hep bir devr-i daim, hiç yaşlanmayan, içinde sevdalar biriktiren, çoğaltan, bir masal olup kulaktan kulağa aktarılıp efsane olan…

Yazlığımıza gitmeden önce her sene mutlaka bulunduğumuz yakanın karşı kıyısına geçer, Bandırma üzerinden Erdek’e giderdik… Bandırma bizim için bir ara noktaydı, bir müddet mola verilen, hasret giderilen, gezilip eğlenilen…Oralı sayılırdık, anneannemle dedem bu yakada yaşardı çünkü, Bandırma’da. Yaz demek bizim için onları da görmek demekti…Onlarla hasret gidermek, onlarla büyük bir aile olduğumuzu hissetmek güzeldi yaz akşamları hep birlikte sohbete koyulduğumuzda…

Genelde Temmuz ayında giderdik tatile, anneannem bizi özlemle kucaklar, kokumuzu içine şöyle bir çeker ve “-oh ne çok özlemişim sizleri” derdi…Onu çok sever aynı zamanda da çekinirdik…Her zaman ya mutfakta ya da namazda olurdu…Bize durmadan dualar öğretir, sonra da kontrol ederdi öğrendik mi diye…Bir de çok severdi bize masal anlatmayı uyurken,  ondan çeşit çeşit hikayeler dinlemeye bayılırdık, bazen de alırdı eline udunu, güzel sesiyle şarkılar söylerdi bize uykuyla uyanıklık arasında….Güzel günlerdi…

Dedem’se ya İzmir’den gelirdi, ya da arkadaşlarının yanından, İzmir’den geliyorsa dünyalar bizim olurdu zira tren şefiydi dedem, bir üst sokaktan geçerdi tren yolu ve o ne zaman eve yaklaşsa düdüğünü çalar, yavaşlardı, orda kuş gibi bekleyen torunlarını bir çırpıda trene alır, sonra tekrar hızlanır Bandırma’ya kadar olan kısacık mesafede bize dünyaları verirdi…Onun için çok severim tren yolculuğunu, ne zaman trene binsem rahmetli dedem gelir aklıma ve onun bol dumanlı ve sesli kara treni…

Eğer görevli değilse gelişini sokaktaki çocuk seslerinden anlardık ve biz de fırlardık sokağa hemen, arkamızdan annem bağırsa da duymazdık onu “-durun evladım, kaybolursunuz, pek bilmiyorsunuz buraları”  Kim takardı ki kaybolmayı, zaten küçücük bir kasaba, üstelik gelen dünyalar tatlısı dedemiz…Evin girişindeki taş basamaklara oturup uzaktan çocuklarla güle oynaya gelen dedemi izlemek ve onun ceketinin iki cebinden çıkardığı şekerleri ve kağıttan küçücük kağıtlara bölüştürülmüş şekerli  leblebi tozlarını çocukları dağıttığını görmek bizi mest ederdi…Biz de koşar “- bize de, bize de” diye ceketini çekiştirirdik…Bizi gören dedemse her şeyi unutur, bizi havalara kaldırır, dört döndürürdü…Seviyordum tatili, anneannemle dedemi…

Ve bu sene de her zamanki gibi düşmüştük yollara, rotamız her zamanki gibi gene Bandırma üzerinden Erdek’ti. Erdek…El değmemiş, kirlenmemiş, kirletilmemiş asude denizi, sevecen denizci halkı ve benim en sevdiğim bol yıldızlı geceleriyle gözdemizdi.  Ama öncesinde bir rütiel gibi yaptığımız bir şey daha vardı ki….O da Balkız’a uğramak…“BALKIZ” ya da diğer söylenişiyle “BELKIZ”  ..Bandırma’dan Erdek’e giderken güzelliğine dayanamayıp yüzme molası verilen güzel bir ara nokta…Saklı cennet…Marmara’nın güneyindeki en büyük yarımada “Kapıdağ”ın boğazında yer alın bir inci kolye… Cennetten bir köşe,  asude kumsal  ve çarşaf gibi bir deniz, denizle kucaklaşan donuk buz yeşili renkleriyle zeytin ağaçları, aralarırda tek tük evler ve Erdek’in başlangıç noktası olan “Dilek Tepesi”ne kadar olan bölgede resmi kuruluşların ve askeriyenin sözde eğitim ama aslında tatil köyleri bulunduğu yeşil bölge….

İşte gene bir Temmuz sabahı, çıktık yola Balkız’a doğru…Anneannemin  geceden hazırladığı o çok sevdiğimiz meşhur köfte patatesler,  börekler, haşlanmış yumurtalar ve erik hoşaflar bir sepette, yaygılar bir sepette, erkenden çıktık yola… Çabucak vardık Balkız’a,  sabahın erken saatleriydi, çıt yoktu ortalıkta, koy çok sessizdi, deniz süt gibi pürüzsüz, sakin, güneş çıksam mı çıkmasam mı havasında, hafif puslu, kumların kenarındaki çimenler hafif nemli, gecenin çiği üzerlerinde… Bizde doğanın sessizliğine saygı gösterip sessizce yerleştik denize kadar inen zeytin ağaçlarının gölgesine…Annemler kahvaltılık bir şeyler hazırlarken ben ve kardeşim yaygıların üzerine uzanmış, tepemizde hışır hışır bize “merhaba” diyen zeytin ağaçlarını ve aradan görünen minik bulutları seyre dalmıştık bile…Farklı bir yeşildi zeytin ağaçları, önceleri donuk ve mat gelen bu yeşili pek sevmezdim ama sonradan ne zaman bu rengi görsem zeytin ağaçları gelir oldu aklıma…Balkız eşittir zeytin ağaçları eşittir buz yeşili…

Zaman ilerlemiş, hava ısınmış, güneş çapkın çapkın göz süzer olmuş, denizle vuslat vakti gelmişti…Kahvaltının ardından birbirimizi ıslatarak denize giriş, kendini denizin yumuşak kollarına terk ediş….Bundan güzel, bundan şefkatli bir duygu olabilir miydi acaba…İnsanlar da ufak ufak gelmeye başlamışlardı ama tek tük…Minübüsle geçenlere el sallamaktan ve ordan oraya koşuşturmaktan sonra gene denizde oyunlar oynamaktan öyle yorulmuştuk ki öğle vaktinin gelip de geçtiğini bile fark edemedik, çok acıkmıştık…Bizimkiler yemişti bile, ama anneannem tabii ki bizim hakkımızı  ayırmıştı, oh o güzelim köfteler, patatesler….Sonra tekrar oyun vakti,  kumdan kaleler yapıyor, birbirimizle yarışıyorduk kardeşimle…Annemlerse ağacın altında bir öğleden sonra uykusu mahmurluğunu yaşıyorlardı…Bizi de zorlamışlardı ama adı üstünde çocuğuz biz, laf dinler miyiz, nerde hareket orda bereket hesabı ordan oraya koşuşturmaktayız…

Kumdan kalemizi deniz kabuklarıyla süslemeye gelmişti ki sıra, birden olanca ağırlığıya yaşlı bir teyzenin kalemizin sağ tarafındaki kulelerin üzerine kapaklandığını gördük çığlık attığımızı bile fark etmeden…Aman tanrım, kadıncağız düşmüştü, hem de kalemizi yıkarak…Kendisi bir yana, elindeki sepet ve içindeki yeşilli siyahlı ağdalı incirler bir yana savrulmuştu…Hem acıyarak hem de içten içe söylenerek ama daha çok üzülerek kadıncağızın yanına koştuk…

Kadıncağız zorlukla nefes alıyor, göğsü inip duruyordu, kardeşimle ben güç bela doğrultabildik teyzeyi ve korku içinde annemlere bağırarak yardım istedik….Hemen koştular bizimkiler,  teyzeyi hemen zeytin ağaçlarının altına çekip bir güzel ferahlattılar, soğuk su içirip limon kolonyası ile her yanını ovdular, ayaklarına deniz suyu döktüler, sonra biraz çay ve börek verip karnını doyurdular…

Hepimiz teyzenin başına toplanmış merakla onu izliyorduk…Biraz dinlendikten sonra teyzenin yolun arkasındaki, bugüne kadar hiç gitmediğimiz hatta merak bile etmediğimiz yolun arkasındaki yeşilliklerin içinde bir arazisi olduğunu, yalnız yaşadığını,  fakir bir yoksul kadın olduğunu, ama kendisine yetecek kadar her şeyi bulunduğunu ve geçimini sağlamak için yazın bahçesindeki incirleri kumsala gelen turistlere sattığını öğreniyorduk böylece…Ama yaş ilerlemiş artık zorlanır olmuştu. Bayılmadan önce de pişman olmuştu öğlen vakti sahile indiğine ama gözü yememişti geri dönmeyi ve sonra bildiğimiz üzere bayılıvermişti, hem yaşlılıktan, hem yorgunluktan hem de susuzluktan…

İlk defa bu kadar yakından bir köylü kadını görüyorduk, daha önce sadece bir kez köye gitmiştik ama orda uslu uslu misafircilik oynamış, evden dışarı çıkmamıştık, onlar da bu kadar köylü değillerdi doğrusu, konak sahibiydiler, o yüzden bu teyze bizim için bulunmaz bir nimetti…Annemler onu rahat ettirmeye çalışırken biz de onu inceliyorduk…Başına çattığı bir çatkı vardı, çatkı derlermiş onlar bu örtüye, önce başının etrafına gelişigüzel doladığı bir eşarpla saçlarını yala çalap örtmüş, sonra teyzemin migreni tuttuğunda alnını sıkarak bağladığı bez gibi bağlamıştı çatkısını örtünün üzerine…Altından evvelden sarı olduğu ama şimdilerde kırlaşmış örgülü saçları gözüküyordu…Gözkapakları çöküklüğü hayattan bezmiş bir ifade veriyordu ona sanki…Gözlerinin ucundan yanaklara, burnunun kenarından ağzına doğru inen çizgiler son derece keskinleşmiş, kırışıklıklar nerdeyse her yanını kaplamıştı…

Zaman pek acımasız davranmıştı bu teyzeye…Bir annemlere bakıyor bir de teyzeye bakıyorduk, cildi hem çok kararmış hem de çok derin kırışıklıklarla kaplanmıştı, o kadar yaşlı olmasına rağmen anneannemin bile o kadar kırışık değildi… Sonradan anneannem açıklamıştı, köyde yaşam kolay değilmiş, bütün gün güneş altında, toprakla çalışmak insanı çabuk ihtiyarlatırmış… Aslında daha sonradan düşündüğümde fark etmiştim farkı…Aslında o kadar da yaşlı değildi teyzemiz, ama o kadar güneş altında kalmıştı ki…Başına örttüğü yemeni de bizim için onun yaşlı olduğunun göstergesiydi, ee şehirdeki yaşlı teyzelerimizden bilirdik de burada genci yaşlısı renkli renkli yemenileriyle şaşırtmıştı bizi,  o yüzden yaşını da tam anlayamamıştık doğrusu.

Ama yaşı ne olursa olsun kendisini her daim genç gösteren öyle güzel bir gülüşü vardı ki…Biraz mahçup biraz tedirgin, biraz çocukcasına bir gülüş…Üstelik güldüğü zaman gözleri de gülüyor, birden gençleşiveriyordu, tuhaf bir histi bu. Gözleri de bir tuhaftı üstelik, garip bir bakış vardı teyzenin, insanı delip geçen, ruhunun derinliklerine kadar inceleyen, sanki asırların ötesinden bakıyor gibi flu, bulanık, buğulu, ama güvenilir, emin, sıcak, sevecen, samimi…İnsana sanki ailesindenmiş gibi hissettiriyordu, gözlerinin içinde dalsam çok uzaklara gidiverecekmişiz gibiydi, baktıkça bakası geliyordu insanın, gözlerinin içinin gülmesini sevmiştik  teyzenin… Kalbimiz ısınmıştı bir kere…

Üzerinde rengarenk küçücük mavili kırmızılı çiçek desenli ve ağ kısmı yerlerde kocaman bir don, evet don vardı ki sonradan bunun adının “şalvar” olduğunu öğrenmiştik…Üzerinde ise solmuş mavi renkte bir yelek ve içinde yeşil bir mintan…Ayağındaki siyah lastikten ayakbıları ki (adına mes deniyormuş oralarda) ise pek garipsemiştik ama ne kadar garip olursa olsun sevmiştik bu teyzeyi…Kıyafetleri eskimiş olsa da renkleri arasında müthiş bir uyum vardı, ayrıca onca toza toprağa temizlerdi de…Bizim için bulunmaz bir hazineydi o bizim için.

Bu arada kardeşim, teyzenin elindeki sepetten yere düşenleri toplayıp getirmişti, sepet dolusu minik beyaz bardacık incirleri ve bir sürü siyah incir …”-Aaaa ne kadar da severim siyah inciri” deyivermişim…Teyze de “-Al kızım, madem çok seviyorsun, al ye” demez mi! Annemin ama en çok da anneannemin kaş göz işaretlerine rağmen bir tanecik aldım ama aldığıma pişman olarak…Sonradan açıklayacaklardı bana, kadıncağız o incirleri satarak geçimini sağlıyormuş, öyle hepsini almak olmazmış, haklıydılar ne diyeyim, nerden bilebilirdim ki ben! Çocuktum en sonunda…

Ama teyze de anlamıştı beni, “-gelin bakayım buraya”  diye çağırdı bizleri, “-Ne şeker şeylersiniz siz bakayım, çok mu seviyorsunuz inciri, o zaman sizi benim bağa götüreyim de doya doya yiyin e mi!” deyiverdi bir çırpıda…Ellerimizi deliler gibi çırparak “n’olur, n’olur gidelim” diye tempo tutturduk, tamam dedi bizimkiler “-o zaman gençler gitsin, başınıza da dayınızı alın yalnız, öyle yalnız olmaz, hem teyzeye de göz kulak olursunuz evine kadar sağ sağlim götürüp dönün”  deyip izni verdiler…

Bu arada incirci teyzenin adı “Durdu” idi, ne kadar garip bir isim, niye bir çocuğa “-Durdu” ismini koyarlar ki diye düşündüm çocukça aklımla…Neden? Durdu teyze oflaya , poflaya oturduğu yerden kalktı,  “-gelin bakayım iki yanıma, bana destek olan çocuklar” diye yanına çağırdı bizi, biz de büyük bir iş yapabilmenin gururuyla hemencecik koştuk Durdu teyzenin yanına, kolunun altına girdik ve çıktık yola…Meraktan çatlıyordum,  dayanamayıp sordum : “-Durdu teyze, niye senin adın bi garip, neden sana Durdu ismini koymuşlar?” Ağırlığını bize vermemek için yavaş yavaş yürüyen Durdu teyze, bir iç çekti ve “-Bilinmez, işte öyle münasip görmüşler..Biliyor musun insanlar isimlerinin kaderini yaşarlar mış, ben de işte böyle bir başıma durdum, kaldım buralarda” dedi müstehzi müstehzi gülümserken…Anlamamıştım ama olsun, küçük bir gülücük atıp dikkatlice yola yaklaştık.

Oturduğumuz yerin hemen arkasındaki asfaltı geçip yeşil ormana dalınca baktık ki etrafta minik minik bir sürü patika, birine daldık hafif meyilli başladık çıkmaya…İlk defa ormana giriyor gibi bir o yana bir bu yana baka baka ki,  böylesine ilk defa giriyorduk, yeşilin her tonu içinde rengarenk yabani çiçekler, otlar, ağaçlar….Güneş kaybolmuş, ışınları sık ağaçların arasından bir nur gibi süzülüyordu ara ara…. Nasıl da yürüyordu her gün bu teyze bu yolları! Yokuş yukarı, patika yollardan geçe geçe ilerledik. Derken kırılmış dalların bir araya getirilmesiyle yapılmış derme çatma bir kapıdan geçip teyzenin arazisine vasıl olduk…İlerde tek katlı, kerpiçten yapılmış, damında sazlar atılı, önünde asmadan çardağı olan evine gelmiştik nihayet…

”-Ohh” deyip kendimizi çardağın altına attık, atmasına da “-Aman Allahım neydi bu güzellikler!” ikimiz de aynı anda basmıstık çığlığı…Çardaktaki asmayı görseniz…Neredeyse oturduğumuz yerden yiyebilecektik üzümleri…Aslında her yer bize çok ilginç geliyordu, daha önce hiç görmemiştikki….Sonrası malum, incir ağaçlarının yerini gösterdi teyzemiz, biz ağaca tırmanırken o da soğuk ayranları ve haşladığı mısırları servis etmişti bile….Kadıncağız fakirdi fakir olmasına ama gönlü zengindi işte elindekini bizle paylaşıyordu…

Karnımız, gözümüz ve gönlümüz doymuş vaziyette uzandık çardağın altına en sonunda, bu arada akşam olmaya başlamış hava hafif hafif kararmaya başlamıştı, canımız hiç gitmek istemiyordu, Durdu teyze öyle hoş sohbetti ki…”-Siz” dedi  “-Bilir misiniz buraya neden Balkız diyorlar?” Birbirimize baktık ama boş boş, “-Yoooo”  “-Burada Balkız harabeleri var, ilerde tepede, o yüzden buranın adı Balkız, aslında Belkız da sonradan Balkız da der olmuşlar…”

Dayım da şaşırmıştı bu işe “- ya biz buralıyız sözde ama vallahi ben de duymamıştım doğrusu, gerçekten mi!” diye sordu. Biz heyecanlanmıştık, macera kokusu alıyorduk, güzel bir masal mı dinleyecektik yoksa,  “nerde, hani, nerede, gidelim, gidelim mi dayı, n’olur gidelim hadi” diye baskıya başlamıştık bile…Ama teyze “-olmaz çocuklar, gitmek yasak…daha doğrusu gitmemek gerek…çok tehlikeli hem hava da kararıyor, bu saatten sonra gidilmez oralara, tekin değil” diye engelledi bizi anında…

“-Ya, ya gidelim dayı, ne olursun, hem niye tehlikeli olsun ki, harabeymiş işte, alt tarafı bir bakar döneriz işte…”  “-Olmaz çocuklar, annenize ne derim ben, hem vakit çok geç oldu, dönmemiz gerek, merak edecekler bizi” dayım sert bir ses  tonuyla bizi engellemişti bile… “-Niye tehlikeli Durdu teyze, bari onu anlat bize”

“-Peki gelin bakayım etrafıma, şimdi size Balkız’ın hikayesini anlatayım….  Hemencecik teyzenin etrafına kurulmuştuk, teyze biraz canlanmış gibiydi sanki, “-Bir zamanlar ama çok ama çok eski zamanlarda bu bölgede iki krallık varmış, birbirine küs ve düşman Kapıdağ ve Erdek krallıkları…Kapıdağ kralının çok yakışıklı bir oğlu, Erdek kralının ise güzeller güzeli bir kızı varmış. İkisi de denizi ve denizde kayıkla dolaşmayı çok sever, gezintiye çıkarlarmış. Bir gün karşılaşmışlar. Tam o anda güneş öyle bir parlamış, denizin üstünde öyle bir aksetmiş ki, ikisinin de kalbi kordan  ateşe dönmüş,yanmış, kalpleri birbirlerine bağlanmış. Ama babaları küs olduğundan kavuşmaları imkansızmış. O yüzden gizlice görüşmeye başlamışlar, görünmemek için de prens, her gece kayıkla gelip Balkız’la buluşurmuş.

Gecelerden bir gece, prens gene yola çıkmış ancak çok büyük bir fırtına çıkmış, prens söz verdiği için geri dönmemiş ancak kıyıya yaklaştığı sırada kayığı büyük bir dalgayla alabora olmuş ve suyun derinlikleri arasında kaybolup gitmiş. Bunu gören Balkız ise feryat figan gözyaşları içerisinde prensin suda kaybolduğu yere doğru yürümeye başlamış, o yürüdükçe bedeni eriyip tane tane kum haline gelmeye, suya karışmaya başlamış. Bugün sizinle tanıştığımız kumsal işte Balkıs’tan geriye kalanlar…Balkıs yani…Balkız aşkı için eriyip kum haline dönüşmüş ve deniz ile karayı birbirine bağlayan bir köprü olmuş. Baktığınızda görürsünüz Balkız iki deniz arasında yer alan tıpkı Balkıs’ın dillere destan incecik beli gibi ha koptu ha kopacak kadar dar bir yerdedir. Aşıkların yeridir, hüzünlü bir görüntüsü vardır, gündüzleri hep asude, dingin, geceleri ise meçhul bir havada, gizemli, kararsızdır. Sabahlar hep bir tedirginlik, bir pus, sis içinde başlar güne, gecenin korkunç öyküsüne saygısından olsa gerek diye düşünürüm hep.” diye tamamladı sözlerini Durdu teyze.

Ağzımız beş karış açık kalmıştı, böyle bir hikayesi olduğunu bilmiyorduk, dayım bile şaşırmıştı, içimiz hüzün dolmuştu. Ama anlamadığımız bir şey vardı, dayanamayıp sordum tabii ki, “-Peki ne ilgisi var Balkız’ın yukardaki harabelerle”

“-Olmaz olur mu, bak şimdi dinleyin, iki kral da çocuklarının kaybını kaldıramamışlar, çocukları bulunsun diye çuvallar dolusu altın vereceklerini söylemişler rivayete göre…Ama bir türlü  bulunamamış çocuklar, tabii altınlar da….Ne Balkız unutulmuş ne de onlar için ortaya konan altınlar, artık harabe haline gelmiş olan yukarıdaki Kzikos şehrinin bir yerinde bir mağarada olduğu rivayet ediliyor altınların hala bugüne kadar bulabilen olmadı doğrusu…Ayrıca giden dönmüyor, dönen de bir garip dönüyormuş harabelerden, o yüzden orası tekin değil…Aklı başında olan gitmez oralara…

“-Nasıl yani”

“-Harabelerin içindeki bir mağaradaymış hazine rivayete göre…Çok büyük, derin ve diplere inen bir mağaraymış burası. Denilen o ki,  hazineye erişene kadar pek bir sorun çıkmıyormuş çıkmasına da hazineyi gördükten sonra oluyormuş olanlar…Yığınla duran çil çil altını gören fakir köylü altına tamah edince, kendisini birden mağaranın dışında gülerken buluyormuş ve bir daha da iflah olmuyormuş. Köyün delisi gibi gezenler vardır buralarda bilir misiniz, işte onların çoğu bu tip define arayan meczuplardır. Ne gördüklerini, ne işittiklerini Allah bilir. Ama söylenen o ki, Balkıs, altınları değil de kendisini tercih edecek birini bulduğunda bozulacakmış büyü…. Hoş bilim adamları mağaraların dilberinde insanı sarhoş edecek, gülme krizine sokacak kadar kuvvetli gazlar olduğunu, içeri girenlerin bundan dolayı akıllarının karıştığını söyleseler de bizim burularda anlatılanlar bunlar işte yavrularım.

Biz bayağı ürkmüştük, ama teyze gene devam etti Dudu teyze…

“-Rivayetin birine göre de,  öyle güzelmiş ki Balkız, kral olan babası onunla evlenmek isteyen iki kişiyi ki ikisi de mimarmış, onları teste tabi tutmuş, demiş ki “-kim ki bu kent için ortaya yararlı, güzel bir eser yaratır, kızım onundur” demiş ama ikisi de öyle güzel şeyler yapmış ki, kararsız kalmış kral. Biri kent için su yolları ve kemerler yapıp kente su getirmiş, bir diğeriyse görkemli bir tiyatro yapmış…

Her iki muhteşem eser karşısında zor durumda kalan güzel kızın babası, bu defa kızını hangisinin daha çok sevdiğini anlamak için başka yolu denemiş.” Her ikiniz çok yararlı eserler yarattınız bu nedenle sözümü tutmak için kızımı ikiye bölüp, bir yarısını birinize diğer yarısını diğerinize verip evlendireceğim.” Mimarlardan biri kızın ortadan bölünmesine kıyamayarak “-Ben vazgeçtim, kızınızı rakibime verin yeter ki o ölmesin”  demiş. Baba da kızının ortadan bölünmesine razı gelmeyecek kadar çok seven mimarın o olduğuna inanıp kızını o mimara vermiş. Ama daha yaygın bir inanışa göre, iki mimar arasında karar veremeyen kral, kızını ikiye bölmüştür. Bu sabaple anfitiyatro’nun halk arasında adı “Belkıs”dır. Hatta harabelerin girişinde belden kesik, yarım bir kız heykeli bulunduğu söylenmekte”

“-Düşünsene belden kesik bir Balkız, görenler tabii ki korkar” dedi dayım da, ama Durdu kadın bilmiş bilmiş ekledi “-işin sırrı da burada zaten, Belkız’ı görüp de korkmayan ve onu olduğu gibi kabul eden zaten bütün hazineye kavuşacak yavrucuğum, hepsi bir ilüzyon aslında, ama insanlar genelde vücutlarında eksiklik olan insanlardan korkarlar ve de paraya tamah ederler çoğunlukla…Ama özünü görseler kızın, ne  kadar uzun zamandır sevgiyi beklediğini görseler, aslında onun tam olduğunu ve tüm zenginliğin kızın kalbinde olduğunu göreceklermiş ama nerde!” diye bitirmiş cümlelerini….

Anlatılanlar bizi ambale etmişti,  kavuşamayan aşıklar için üzülürken Belkız için daha da üzülmüştük şimdi. Teyze buruşuk parmaklarıyla gözlerimden akan yaşları silince anlamıştım ağladığımı… “-Niye ağlıyorsun küçük kız, ağlama, bak sonra Belkız da üzülür, sen bilir misin, eğer tam olgunlaşmamış bir incir kopartırsan sapının kenarından bir damla süt akar, işte o süt gibi senin gözyaşın, gerçekleşemeyen hayallerin gözyaşı olarak anlatılır o süt buralarda…“-Kendimi Belkız gibi hissettim bir an için, kendimi onun yerine koydum ve sonsuza dek sürecek yalnızlığını hissettim, bu beni çok üzdü” dedim gözyaşları içinde… “- Ne yazık, sevdiğine kavuşamamış, hala onu arar dururmuş, ben kimseyi sevmeyeceğim”

Durdu teyze, şefkatle bakıyordu bana, gözleri kalbimin derinlerine işliyor, beni teskin ediyordu. “-Üzülme, o kendini sevenleri de bilir, hisseder, o kadar da yalnız değildir, hem kimseyi sevmeyeceğim de ne demek, sevmek dünyanın en sihirli eylemi, sevmeyi bilmeyen insan yaşamamış demektir” dedi gizemli gizemli ve ekledi :”-Seninse daha çok güzel günler var önünde, gerçekleşebilecek umutların olmalı…Senin gözyaşın, iyice olgunlaşmış bir incirin hafifçe çatlamış göbeğinden damlayan bala benzesin, bu bal aşıkların hiç bitmeyen sevdasının balıdır, sen o balı tadarsın inşallah…” diyerek sözünü bitirdi. Biraz soluklandı…

Sonra tekrar başladı anlatmaya : “-Burda incir, Belkız’la özdeşleşmiştir, burada bir tek zeytin ve incir ağaçları bulunur, zeytin ile incir ağacı kutsaldır, bilirsiniz.  İncir çok dişi çok doğurgan bir ağaçtır, aşırı nemli olmayan hemen hemen her   topraktı yetişir, kayaların arasından, köy evlerinin taş duvarlarının arasından bile fırlar çıkar, kimse onu yaşamdan alıkoyamaz, ama biraz gölgede kalmayı sever, saklanır hep…Meyveleri de önceleri yemyeşildir, tıpkı Belkız’ın aşık olduğu zamanı işaret eder bize, sonradan sarılaşır, araya giren engelleri simgeler sarı, sonra kahverengiye ve en son da bordoya döner rengi, kaybının göstergesi, aşkı olgunlaşmıştır ama kayıp büyüktür, sonsuza kadar taşıyacağı bir sevdaya bağlanmıştır artık….Belki zeytin ağacı da denizde kaybolan Prens’tir kim bilir! Zeytin ağacına da “ölümsüzlük ağacı” derler ya!…Belki bir şekilde birbirlerine kavuşuyorlardır böylece ne dersiniz! diye muzip muzip gülümsedi sonra da…

Anlatılan hikayeden midir yoksa akşamın bastırmasıyla ortaya çıkan sessizlik ve ağaçların hışırtısından oluşan serin mi serin havadan içimiz şöyle bir ürpermişti doğrusu…Nasıl gidecektik şimdi geriye! Karanlık olmuştu işte, teyze yüzünde muzip bir gülümseme “-korkmayın evlatlarım, size bir şey olmaz, kime zarar gelmiş ki ölülerden, sen canlılardan kork, boşver, ben şimdi elinize bir fener veririm bir de yanınıza can yoldaşım Çomar’ı katarım, çabucacık gidersiniz ailenizin yanına…

“-Peki sen!” dedik sessizce…”-N’olmuş bana, ben bu toprağın evladıyım yavrum, kimselerden korkmam, doğada tek başımayım, doğa bana saygılı ben de doğaya…Ben onu koruyorum o da beni, vaktim gelene kadar burada yaşayacağım, yazları da size incir getirmeye devam edeceğim…Sizin gibi kalbi sevgiye açık çocuklara da Belkız’ın hikayesini anlamaya devam edeceğim…Artık yolu öğrendiniz, sizi hep beklerim tamam mı “ deyip kardeşimle benim elime bayramlarda verilenler gibi mendilden minik bir bohça tutuşturdu, yanaklarımızdan öptü, bizi yolcu etti…

Koşar adımlarla indiğimiz yarı loş ormandan asfalt yola ve yakamozların altında pırıl pırıl parlayan denize ulaşınca kalbimizin çarpıntısı yavaş yavaş dinmişti…Bizimkiler de merakla yola bakıyor, nerde kaldınız der gibi kaş göz çatıyorlardı…”-Evde anlatırız”  deyip alelacele toparlandık ve eve doğru yola çıktık…

Eve vardığımızda soyunup dökündük, duşumuzu aldık, çayımızı koyduk ve salonda başladık heyecanlı heyecanlı başımızdan geçenleri anlatmaya….Bizimkiler de bir yandan şaşkınlık bir yandan tedirginlik içinde dinliyorlardı maceramızı….”-Vay be, demek neler oluyormuş da bizim haberimiz yokmuş, şehrin içinde bu tip masallardan uzak yaşıyor, macerayı kaçırıyormuşuz” diye söylendi dedem sigarasını tüttürürken…”-Ne macerası, düpedüz delilik bu, ne işi varmış çocukların yıkıntılarda, tehlikeli işler bunlar, ya düşseler bir kuyuya falan, haberimiz olmazdı vallahi” diye söylendi anneannem de…

“-Sahi ne verdi bakayım Durdu teyze size?” diye sordu annem kardeşimle bana, sahi telaştan bakmamıştık hiç, bi koşu gidip getirdik sıkı sıkıya ucuna düğmük atılmış mendilimizi ortaya…Annem bi merak açıverdi mendili ki,  o da ne, mendilin ortasında küçük ama pırıl pırıl parlayan altından bir para, diğerinde de öyle…Şaşkınlıktan dilimiz tutulmuştu, “-Bu da ne?” diye sordu annem bize dönerek, “-Ne bileyim anne, giderken elimize tutuşturdu işte” dedik biz de…Elden ele gezen altın renkli para biraz rengini kaybetmiş olsa da altın gibiydi ve sanki antika gibi bir şeydi, bu güne kadar gördüğümüz ve düğünlerde takılan altınlardan çok farklıydı. Şaşırmıştık…

Canım o yaşlı fakir kadında ne arasındı altın para, olsa olsa sahtedir ama ya gerçekten altınsa, antikaysa, belki de  Durdu teyze harabelerin orda gözerken bulmuştu ve bize jest yapmak istemişti…Altın olsa verir miydi ki! Kim verirdi ki zaten! “-Yarın gider kuyumcuya sorarız gerçek mi diye” dedem sonunda…“-Ama olmaz, kabul edemeyiz bunları, yarın ilk işimiz götürüp geri vermek ve teşekkür etmek olmalı” dedi annem sonra…Biz ne kadar itiraz etsek de, karar verilmişti bir kez…Hayal kırıklığı ile yattık ilk defa yatağa….Uykuda Belkız’ı, harabeleri, Durdu teyzeyi gördük, dönüp durduk yatakta…

Sabah olduğunda ilk defa isteksiz hazırlandık, zorla çıktık yola, Belkız sapağına gelince indik aşağıya, bu defa hep birlikte çıktık aynı yolu, bu defa maaile…Ama git babam git, hiçbir yere varamıyorduk, ne girdiğimiz kapı, ne gittiğimiz ev, hiçbiri yoktu ortalarda, yol doğruydu bundan bir kuşkumuz yoktu yok olmasına da Durdu teyze ve evi nerdeydi? Kuş olup uçmuştu sanki, ondan bir iz yoktu…Sanki hiç yaşamamıştı…Sanki hiç tanışmamış, konuşmamıştık…Şaşkınlıktan bir o yana, bir bu yana bakınıp duruyorduk. Birden ilerden ellerinde kürekler iki üç kasketli köylü tipli adamlar belirdi…Kısa bir hasbıhalden sonra onların da harabeleri aramaya gelen defineciler olduğunu öğrenmiştik öğrenmesine de öğrendiğimiz en ilginç şeyse “Durdu teyze” diye birinin hiç olmadığıydı işte…Böyle biri yoktu, hiç olmamıştı, ne evi, ne incirleri, ne çomar hiçbiri  yoktu işte…

“-Nasıl olur, daha dün akşam onunlaydık, aşağı yoldan girdik, 100 metre sonra falan yukarda onun evinde oturduk, sohbet ettik, doğduğundan beri burada yaşıyormuş , yalnızmış, imkanı yok nasıl tanımazsınız?” diye üsteledik üstelemesine de adamlar Nuh diyor, peygamber demiyorlardı… “-Bu bölgede kimse yaşamaz, tekin değildir burası, efsaneyi duymuşsunuzdur mutlaka, o yüzden tek başına kimse gelmez buralara, bir de Belkız’ın  ki biz Balkız deriz, bazen sevdiklerine gündüzleri gözüktüğü olurmuş, sizin gibi arada bir burada biriyle tanıştığını ve yaşadığını iddia eden insanlar olagelmiştir eskiden beri… O yüzden ödü patlar bizim köylülerin…Ecinnilere mi karışmış acaba diye korkarlar…Demek size de göründü ha! Bazılarına genç kız gibi görünürmüş ama size yaşlı bir köylü kadın gibi gözükmüş, belki de korkmanızı istemediğinden, belki de….bilemem bunlar netameli işler, tırstım ben arkadaşlar, vazgeçelim bu sevdadan, ben köye dönüyorum” dedi içlerinden en yaşlı olanı…Genç olanı ise ısrarcıydı “- bak gördünüz mü, anlatılanlar doğruymuş, Belkız onlara da görünmüş, demek ki hazine doğru, ben biraz daha arayalım derim arkadaşlar”

Onlar aralarında konuşasa dursunlar, bizse yaşadığımız ya da yaşadığımızı sandığımız  o anları düşünürken incir ağaçların ordan hafif bir meltem sanki gelip saçlarımı okşadı gibi geldi bana birden…O tarafa döndüğümde incir ağacındaki incirlerin ucundan akan beyaz renkli sütlerinde Balkız’ın gözyaşlarını görür gibi oldum, ben de ağladım sessizce…Gittim bir incir kopardım dalından, şöyle olgunundan, çatlamış göbeğinden akan balı emdim yavaşça, sonra dönüp birbirine karışmış zeytin ve incir ağaçlarının arasına uzanıp sessizce doğayı dinledim…  “Balkız” mıydı bizimle konuşan,  isminin kaderini yaşayan ve bizlerle yalnızlığını paylaşan yalnızlığını paylaşan “Durdu” teyze miydi yoksa zamanı durduran bilinmez ama benim de artık bir umudum vardı sayesinde, beni seven ve özümü gören biriyle evlenecektim günün birinde, kısmet olursa eğer…Olmazsa da Balkız gibi yaşardım efsanelerde!

       AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s