K A D E R !

Aşağıda yazdığım yazı, Koşuyolu Yaratıcı Yazarlık Grubumuz için “yaz dönemi ödevi” olarak yazmamız istenilen öykülerden birini içermektedir…

Konu : Evli bir adam. İnternette bir kadınla tanışıyor. Adam İstanbul’da, kadın Sao Paulo’da (Brezilya) yaşıyor. Adam kadınla buluşmak için Brezilya’ya gitmeye karar veriyor.

İki farklı bakış açısına (kadın ve adam)göre öyküyü yazın. 

Aşağıdaki yazı, adamın karısının gözünden yazılmıştır…

********************************************************************************

“Anneciğim, ne oldu!”

Kızının sesi miydi kendisini şaşırtan, elinden düşürdüğü tabakların sesi mi yoksa televizyonda verilen haber miydi o anda bilemedi! Sonradan çok düşünmüştü o anı, yüzlerce kez,  binlerce kez, beyni ağrıyıncaya kadar gözlerinin önünden gitmemişti o sahne…

“-Dur kızım, dur, korkma, ağlama yavrum, yok bir şey, elimden kaydı , merak etme, yok ağlamıyorum ben, korktum sadece, sen korktuğun için de korktum, yoksa ne olacak,  kırılsın varsın tabaklar”  Ağzının içinde bir şeyler söylüyordu söylemesine de ne denli mantıklıydı bilmiyordu, kesin olarak bildiği tek şey korkmuş olan kızını hemencecik sakinleştirmesiydi…Hemen kızına sarıldı, “-Hanimiş benim tatlı kızım, aman da aman, annesi  için üzülürmüş, bak sen, merak etme canım, yarın gider birlikte güzel bir alışveriş yaparız, hem senin istediğin barbili tabaktan da alırız olur mu!”

Kızını sakinleştirip odasında ders çalışmaya götüren Selin, deli gibi koştu sonra salona….Televizyonun karşısına geçip sesini fazlaca açmadan haberleri yakalamaya çalıştı… Kalbi patlayacak gibi atıyordu,   “-Allahım” diyordu “-Allahım, inşallah yanlış duymuşumdur, n’olur Allahım bununla sınama beni” diye bir yandan dua ediyor, bir yandan da alt yazıları okumaya çalışıyordu….Derken zapladığı bir kanalda yakaladı haberi, habere yakalandı aslında, ökselenmişti…Kalbinin parçalandığını, ökseye tutulmuş bir kuş gibi baş aşağı olduğunu hissetti bir an için…Bağırmak istedi, bağırmak…bağırdı da…ama sessiz bir çığlıktı bu…O kadar bağırmak istese de  ses çıkmıyordu ağzından, içi dışı kurumuştu bir anda sanki…Zembereğinden boşalan bir oyuncak gibi yere düşüverdi, düşerken de başını sehpaya vurdu, bayıldı…

Kendine geldiğinde zır zır telefonlar çalıyor, küçük kızı başında korkuyla ağlıyordu…Evde kimsecikler yoktu, zorlukla doğruldu, kızına telefonu getirmesini işaret etti, kızı gözlerinde dolu dolu yaşlar telefonu getirdi, bir yandan annesini okşuyor, bir yandan da sessizce ağlıyordu… “Alo” diyen sesini kendi bile tanımadı, yabancı biriydi sanki konuşan…Şaşkınlıkla baktı çıkan sesin kimden çıktığına, kendindendi… “-Kendime gelmeliyim, toparlanmalıyım, kızım korkmamalı” diye düşündü ve tekrar    “-Alo” diye yineledi. Telefondaki ses annesinindi, telaş içinde bir şeyler anlatıyordu ama duymuyordu ki Selin!..Kızı aldı telefonu elinden   “-Annem hasta,  yere düştü” dedi karşısındakine titrek sesiyle…

Elinden bir şey gelmiyordu Selin’in, küçük bir çocuk gibi hissediyordu kendini, eli kolu boşalmış vücudu boş bir patates çuvalı gibi halının üzerine bırakılmış gibiydi…Sehpanın kenarıyla kanepenin oturma yerine tutunarak zorlukla kendini kanapeye attı ve kızına “-Merak etme canım, anne biraz hasta, sen boyama kitaplarını aç, biraz sonra nasılsa anneannen gelir, ben de iyi olurum” dedi…

Beyza söz dinleyen bütün çocuklar gibi, annesinin elini okşayarak ayaklarının dibine kıvrıldı ve eline boyama kitabını alarak yarı şaşkın yarı meraklı yarı unutmuş vaziyette boyamaya başladı, arada bir annesine dikkatli dikkatli bakıyor, boyalar hakkında sorular soruyor onu sözde oyalamaya çalışıyordu. Annesinin her an gözlerinden fırlayacakmış gibi duran gözyaşları onu korkutuyordu…Ağlamasını istemiyordu annesinin.

Derken  kapı açıldı, içeriye koşar adımlarla insanlar girdi, annesine sarılıp ağlamaya başlayanlar mı, gelip “-Vah, vah, aman Tanrım inanamıyorum hala, nasıl olur bu” diye söylenenler mi, gelip yanağından öpen “-Ah yavrum, nasıl da içli içli bakıyor, ne olacak şimdi” diyenler mi….Selin bu söylenenlerden pek bir şey anlamasa da ortada garip bir şeylerin olduğunun farkındaydı farkında olmasına da çocuktu işte en sonunda, sadece daha çok korkmuş, daha çok annesine sarılır olmuştu bu kalabalığı görünce…

Anneannesi “-A, yeter artık, çocuğu korkutuyorsunuz, şöyle bir sakinleşin bakalım,  Mehmet oğlum, al  Beyza’yı sizin eve götür, biraz senin çocuklarla oynasın, vakit geçirsin.” Beyza istemem anlamında mızıklansa da anneannesi ona “-Ama bak, Buz devri oynuyormuş, seni ona götüreceklermiş, istemez misin?” deyince yelkenleri suya indirmişti bile, birazcık şüphesi kalmıştı kalmasına da  annesi de yattığı yerden “-Merak etme yavrum, git, bak ben biraz hastayım, şimdi doktor amca gelecek, iğne falan yapar iyileşirim, sen de rahat rahat kuzenlerinle git eğlen, şimdi sana da bulaşmasın hastalık” deyip o kocaman gülümsemesiyle gözlerinin içine bakınca rahatlamıştı en sonunda…

Bu minik tehlikeyi atlatan aile, şimdi gerçek acı ile karşılaşacaktı…Selin’in televizyonda gördüğü haber doğru muydu? Bir uçak kazası olmuştu….”-Anne, uçağı düşmüş” diye ağlamaya başladı Selin yeniden…Çocuğunu yanında tutamadığı gözyaşları artık çağlayanlar gibi fışkırıyordu gözlerinden…Deli gibi dövünüyor,  “-Ömer’im gitti, Ömer’im gitti, öldü o! diye bağırıyordu. Ne kadar sakinleştirseler de mümkün müydü bu durumda sakin olabilmek! Çaresizlik sonsuzluk gibiydi, telefonlara sarıldılar, uçak şirketini aradılar, yetkililerle konuştular, evet uçak listesinde adı vardı ve evet binmişti uçağa kocası… “-Allahım bu ne büyük acı” diye ağlayan Selin’i kimsecikler teselli edemiyorlardı…

Uçak firması bütün yolcuların yakınlarını hava alanındaki kriz merkezine çağrılmıştı, hemen yola çıktılar, profesyonel bir ekip karşıladı onları, her türlü bağrışmaya, ağlamaya, kavgaya hazırlıklıydılar…Acıyı paylaşmaya da…Ama ne fayda….Yakını uçakta olan aileler söylenen teselli cümlelerini duymuyorlardı bile…Sadece bir umut, bir haber alırız diye razıydılar bu çileye….Beklemek ölüm gibiydi…

Zaman hiç olmadığı kadar ağır ağır geçiyor, beklenen ümitli haber gelmiyordu, “-Belki” diyorlardı,       “-Belki bir-iki kişi kurtulmuş olabilir!” Bu içi boş vaatin onları verdiği ümit ve cesaretle beklediler, beklediler…Ama acı haber tez ulaşırmış hesabı,  hiç kimsenin kurtulamadığı haberi gelince Hava Limanının CIP Salonu o güne kadar hiç duyulmamış canhıraş seslerle doldu, çınladı…Herkesin yüreği parçalandı bu ağlayışlara, kayıplara…

Alandan ayrılırken cansız bir ceset gibiydi Selin, annesinin kollarında…Flaşlar patlıyor, gazeteciler umarsızca sorular soruyordu, ne kadar duygusuzlar diye düşündü içinde bir an için… “-E, ateş düştüğü yeri yakar” diye düşündü sonra da….Tekrar ağlamaya başladı, içi yanıyordu, içinin yangınını söndürecek tek kişiyi de kaybetmişti…

Eve geldiler, malum komşu ziyaretleri, gazeteci ziyaretleri, gelenler gidenler derken ortalık sakinleşmiş, acı ateşin düştüğü yerde kalmıştı sadece…Akrabalar bile, kendi başlarına gelmemiş olmasının verdiği rehavetle rahatlamış, daha bir dışarıdan bakar olmuşlardı olaya….Ne yapalım, alışacaktı artık Selin’de yalnız yaşamaya…Çocuğu vardı, dik durması gerekiyordu, hayat her zaman işte böyle mutlu güzel olmuyordu, acılar da vardı hayatta, bazısının hayatı güzelken bazısı acılar yaşayabiliyordu,  vıdı vıdı vıdı….Dışardan konuşmak kolay tabii diye söylendi içinden,  haklıydılar belki de,  kendi kendine güldü…Bir an mutluluğun doruklarındayken, bir an tepe taklak olmak böyle olsa gerekti…

Zaman çabuk akoyurdu, daha acısı yeni çökmüşken içine, yedisi gelmişti bile, duası okundu, helvası karıldı, komşular, akrabalar, tanıdıklar birer birer uzaklaştı, annesi her ne kadar yanında olsa da elbet o da bir gün gidecekti, o zaman küçücük kızıyla baş başa kalacaklardı ki….bu onu hem korkutuyor hem de canını acıtıyordu…Ne yapacaktı! Bir zamanlar çalışmıştı çalışmasına da, evlenip de kızları doğunca çıkmıştı işten, hayatı kaçırmıştı anlayacağınız, aslında tam da kaçırmış sayılmazdı daha, topu topu 5-6  senelik bir kayıptı yaşanılan, ama zordu tekrardan başlamak…Ama kızı vardı ve toparlanmak zorundaydı…Kızı küçüktü küçük olmasına da gene de zor atlatmışlardı babasının öldüğünü anlatmakta epey zorlanmışlardı…Kabullenmek istememişti kızı, yazık şimdi hep bir güven eksikliği ile yaşacak kızım diye içten içe üzülmüştü Selin..Psikoglarla görüşmüş, onların yardımıyla biraz olsun durumu anlayabileceği düzeyde anlatabilmişlerdi ama çocuk bu, ölümün nedenini anlamakta zorluk çekiyordu işte…Onun için çok üzülüyordu ama elinden gelen bir şey yoktu işte, yapabilecekleri tek şey hayata birlikte yeniden başlamaktı…

Tekrardan başlamak deyince Ömer’inin eşyalarını toparlamakla başlayınca yeni bir hayatın ilk adımı, çok zorladı onu…Onun kokusunu duymak….mahvediyordu onu…Saatlerce gömleğinin ya da  kazağını eline alıp kokluyor, yaşadığı bir anı hatırlıyor, gözyaşlarını boğuluyordu… Ama zaman orda bile acımasızdı, gün geçtikçe kokular eksiliyordu hayatından, o da kokuları kaybolana kadar ufak ufak toplamaya karar verdi, böylece azar azar eksilecekti Ömer hayatlarından…Böyle böyle Ömer’i kalbinin baş köşesine yerleştirirken televizyonda haberi duyduğu anki gibi bir küçük şok daha yaşadı Selin bir gün…Küçük bir şok mu! diye acı acı gülümsedi sonradan o günleri düşününce…

Ömer’e ait birkaç hatırayı kendi ve kızı için saklamış, gerisini toparlayıp  Darülaceze’ye ihtiyacı olanlara göndermişti, artık zamanıydı demişti annesi…. “-Onsuzluğa alışmanız gerek!” Çok kolaydı sanki, ama bunu iyi niyetle söylediğini biliyordu annesinin, cevap vermedi  o yüzden…Son birkaç parçası da gidince kendini pek yalnız hissetti, ev bomboş gözükmüştü Ömer gidince…

En son laptop’u kalmıştı Ömer’in, onu özellikle vermek istememişti…Onun parmaklarının değdiği  tuşlara sanki bir ayin yaparmışcasına her gün dokunuyor, Ömer’e dokunuyormuş gibi hissediyordu kendisini…Birkaç zaman sadece severek geçirdiği zamanını, daha sonra merakını  yenemeyerek Ömer’in dosyalarını incelemeyle geçirmeye başladı…

Bir sürü resim vardı, kendilerine ait özel resimler…İyi ki laptop’a geçirmiş diye düşündü sonra, her gün kızı ile resimlere bakıyor, onu anıyorlardı…İş projelerini  ve diğer bilumum işle ilgili dosyalarını arkadaşlarına gönderdi sonra…Artık onun ihtiyacı yoktu nasılsa…Kendi kullanmaya başladı lap topu kullanmasına da çok ağır çalışıyordu nedense, bir bilgisayar teknisyeni getirtti eve, bilgisayarın dolu olduğunu öğrendi sonra… “-Nasıl olur, çoğu dosyasını gönderdim ve sildim bilgisayardan”  dedi çocuğa… “-Doğrudur ama galiba bir çok da gizli dosya var, onları açıp da silerseniz o zaman rahatlar bilgisayarınız” dedi teknisyen çocuk….Meraklanmıştı Selin,  gizli ne olabilirdi ki…Çocuk bütün gizli dosyaları açtı, “-Siz inceleyin sonra istemediklerinizi silerseniz size  yeterince yer açılır” deyip gitti..

Merakla başına geçti lap top’un Selin ve İlk dosyayı açtı, açtı da, açtığına sonsuz kere pişman olarak açtı…Ömer’in uçak kazası haberini duyduğu zaman yaşadığı şoktan daha beter bir acıydı yaşadığı….Bunca zamandır geceleri iş yapıyorum diye çalıştığını zannettiği kocası Ömer, meğer Brezilya’lı bir kızla uzun zamandır arkadaşlık yapmıyor muymuş! Sao Paoulo’dan dansçı bir kız! üstelik…

Şaşkın şaşkın gözlerle baktığı ekranda bambaşka bir Ömer’le tanışıyordu Selin… Ne düşüneceğini bilemiyordu. Anlamıyordu, neydi bu! Aman Tanrım, diye düşündü,  bütün erkekler gibi kendi kocası da hep Brezilyalı kadınları dillerinden düşürmezlerdi , biliyordu ama Ömer’in bunu ileri bir seviyeye taşıyacağını hiç bilmiyordu doğrusu. Üstelik kocası, Ömer’i, onun bir taneceği, sevgilisi…üstelik, üstelik bir de kızları vardı, ne demeye bu haltı işlemişti, neden işlemişti, nasıl yapabilmiş, nasıl kıyabilmişti ailesine….

Kızın gönderdiği fotoğrafları inceledi, erkeklerin dediği kadar vardı doğrusu, sıkı sert küçük bir popo, parıldayan esmer cilt ve bembeyaz dişler, iri iri memeler,incecik bir bel,  şahane kostümler, kim bayılmaz ki bu kadınlara, üstelik çok ama çok iyi dans ediyorlardı, bütün dünya hayrandı onlara..Acı ile gülümsedi, “-Şu hale bak, nerdeyse bir de kocamı haklı bulacağım , sapıttın mı kızım, güzelse güzel,  bu aldatmak için bir bahane değil ki! vah bana!”  diye söylendi kendi kendine..

Sonra aralarındaki yazışmaları okudu, onları bile saklamıştı Ömer…Acı ile gülümsedi, oysa yazışmayı sevmediğini sanırdı kocasının…Zamanında çok istemişti oysa ondan aşk mektupları almak, çocukluk işte, aşk mektubu ha! Sanki aşık olup evlenmişlerdi de! Ama istemişti işte, kocasının onu sevmesini, aşık olmasını, aşk mektupları yazmasını, hatta rica bile etmişti, işten arada bir güzel sözlerle dolu bir mail atsan bari!….Ama nerde “-Yazmak onu sıkıyormuş efendim!” Ama bakıyordu da, elin Brezilyalısıyla nasıl da yazışmış… “E, elin kadını daha bi fettan demek ki, baksana… üstelik kimse de fark etmiyor, sen zavallı kocacığım sabahlara kadar iş yapıp yoruluyor diye üzülürken, o aşna fişneyle uğraşıyormuş meğerse, oh ne ala…” söylenip duruyordu Selin o mailden bu maile geçerken..

Derken en son yazışmalarını buldu, kız onu Sao Paulo’ya davet etmişti, karnaval vardı ve karnavalda baş dansçı olarak yer alacaktı…Bizimkisi de atlamıştı bu davete elbette…Atlamıştı da nasıl ayarlayacaktı bu buluşmayı, onu planlamışlardı bir müddet…Yazışmalarını okudukça sinirleniyordu Selin…Karısından, çocuğundan bahis bile yoktu, başarılı bir iş adamı olarak kendisini tanıtmış ve iş icabı bir şeyler ayarlayabilirim belki demişti…

“-Biz kış günü kocamız ta uzaklara gidecek, iş için nelere katlanıyor diye hayıflanırken, hiç mi vicdanın sızlamadı, biz içerde küçücük kızınla seni özlerken, sen burada gece yarıları kalk elalemin Brezilyalı popişkosuyla sanal seks yap…Yazıklar olsun sana, nasıl da tanıyamamışım seni, nasıl da anlayamamışım!” diye diye geçen mutlu günlerinin aslında kendi kandırmacası olduğunun çıplak gerçeğine uyanmanın şaşkınlığını yaşıyordu an be an… “-Alçak, alçak” Nasıl da erkekler bu kadar farklı  olabiliyorlardı ? Evlenene kadar sizinle nazik bir şekilde ilgilenen, dışarı çıkardığında son derece güzel jestler yapan, centilmen görünen adam evlenir evlenmez değişmişti… Bencilliğini ta ilk günden ortaya koymuştu…Nikahtan gecesi düzenlenen aile yemeğinden sonra gece eve geldiklerinde emretmeye başlamıştı bile…Daha ne olduğunu bile anlayamadan “karı”  olmanın şokunu yaşatmıştı ona…Duygusuz, romantiklikten uzak, soğuk kaba bir adam… “-Daha ilk gece, yatağın sağ tarafı benimdir, ona göre” deyip otoritesini koymuştu kendince…Benim ne düşündüğüm önemli değildi, ne tarafta yatmak istediğimi sormamıştı bile…”- Daha o geceden belliydi, ilk hayal kırıklığımı daha o  an başlamıştı zaten”  diye söylendi…

Sonraları annesi  ve arkadaşlarıyla yaptığı ev toplantılarında konu erkeklere gelince ki hemen gelirdi, zira tek konu onlardı, bütün erkeklerin böyle duyarsız olduğunu duyar olmuş ve gün geçtikçe kanıksamıştı.…Hepsi kocalarından şikayetçiydiler…O büyük aşklar sadece filmlerde yaşanıyormuş hesabı onlar da evlendikleri adamların paraları ile kendilerini mutlu etmeye çalışıyorlardı. Kocalar da bu durumdan memnundu, karıları onları rahatsız etmesinler de, parayı verir sustururuz nasılsa diyorlardı içten içe…Sonra da dışarıdaki heyecanlı, canla hayata balıklama dalıyorlardı işte…

İki tarafta köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyorlar yani bu durumda bilerek veya bilmeyerek diye düşündü, “-Çok acımasızsın be kızım” diye sonra…Gözünün bu kadar kapalı olmasına kızmıştı, niye aileler çocuklarını eğitmiyorlardı ki bu konuda! Ya da tecrübe sahibi olmalarına izin vermiyorlardı! Ama tecrübe demek, evde kalmak demekti kızlar için, hele hele biraz mutaassıplarsa! ki Selin’in ailesi biraz öyleydi işte…

Ömer de genelleme yapılan erkeklerdendi işte, bütün erkekler gibi evlenince ilgisini kaybetmişti eşine karşı, “-eski inek teorisi”ni hatırladı, güldü, gülerken ağladı, tekrar güldü, karmaşık duygular içinde gidip geldi…Boğalar birlikte olduğu ineğe bir daha dokunmazlarmış, eski inek olurmuş çünkü o, daima yenisini istermiş…Bu durumda kendisi “eski inek” oluyordu, Ömer ‘de bırak boğa olmayı,  öküz’dü öküz demek isterdi ama durdu, düşündü, önce bi güldü, sonra da acı ile “salak” dedi kendisine kızarak, kısırlaştırılmış boğa’ya “öküz” denir  diye hatırladı,  vazgeçti, maşallah kocası hiç de kısır değildi, ama öküz lafı da tam ona göreydi canım!  “-   Aptallığına doyma Selin, sen ki psikoloji okudun, nasıl da fark etmedin işaretleri?”   diye söylendi sonra da.

Kadın milleti işte, aşık olunca işaret mişaret anlamıyordu, gözüne gözüne soksa da erkekler, hatta ağızlarıyla itiraf bile etseler, şakadır diye ciddiye bile almazdı kadınlar, aşık olunca …Oysa ki erkekler düzdür, kadınlar gibi çetrefilli düşünmezler, neyse o…Bir de evlenilecek kadın, gezip eğlenilecek kadın meselesi vardı sahi…Şimdi kendisi evlenilecek kadınlar kategorisine mi girmişti yani…”-Ay ne kadar gururlandım doğrusu!” iç geçirdi ve  daha da bir sinirlendi…Öfkesi git gide artıyordu artık, eğlenilecek kadın da bu durumda Ömer için Brezilyalı hatun oluyordu demek ki! Beyzadem, buradakiler kesmemiş, bir de yurt dışındakileri deneyeyim demiş demek ki! diye burnundan soluyordu artık….

Duyduğu kızgınlıkla Brezilyalı kıza mail yazmayı düşündü, sonra vazgeçti, kim bilir o da ne haldeydi! O da öğrenmişti mutlaka uçağın düştüğünü ve o da üzülmüştü elbet…Kadın kadındır, her yerde aynıdır diye onun için bile üzüldü başlarda, sonra “-salak mısın kızım sen, kendi acın yetmiyor bir de onun  acısını mı düşünüyorsun, kendine gel, salak” diye kendi kendine kızdı

Kimseyle paylaşamıyordu duygularını! Bütün bu öğrendiklerini anlatsa kıyamet kopardı, üstelik boşu boşuna başına iş alırdı, aldatıldığına mı yansın, konuşulduğuna mı, belki hak verenler bile olurdu içlerinden, “-E hak etmişti Selin de yani, doğumdan sonra kendini salıvermişti kendini bayağı,  hiçbir şeye ilgisi kalmamıştı, varsa yoksa kızı, Ömer’den çok kızı ile ilgileniyordu, adam kendini dışlanmış hissetmiştir, doğaldır” diyebilirlerdi ki bu nispeten biraz doğruydu doğru olmasına da neden hep kadınlar suçlanırdı!

Hamilelik döneminde başlamıştı zaten ayrılıkları, gelen kilolar ve ağırlaşma Ömer’in sinirlerini hoplatıyordu, zaten sinir olmuştu erkenden hamile kalmasına, bir de alıştığı bakımı ve ilgiyi gösteremeyen karısının mızmızlığını mı çekecekti şimdi! Zor geçti bu yüzden hamileliği, zaten akşamdan akşama gördüğü kocasının yüzünü artık evde de göremez olmuştu…İşim var deyip çalışma odasına kapanıyor ve nerdeyse sabahlara dek internette vakit geçiriyordu….Doğumdaysa lütfen uğramış gibiydi hastaneye, baba olacak olan o değildi sanki, tamam bütün her şeyi halletmiş, en güzel odayı ayarlamış, çiçeklerle donatmıştı her yeri ama bu tablonun içinde yoktu ki o, kenarda, kıyıda, köşede bir yerdeydi hep…

Üzgündü Selin, hem de çok…Kocasının bencil, duyarsız, sevgisiz hallerine alışmıştı alışmasına da gene de dokunuyordu işte…Hadi aşka evlenmedik biz, anlarım ama sonuçta ikisinin de ortak olduğu bir şeyi paylaşıyoruz, evladımız oluyor ve onda da duyarsız, bu ne biçim insan diye gözyaşlarını içine akıtıyordu. Dokuz ay boyunca bütün sıkıntıyı çeken, genç bir kız ve yeni evli bir kadınken birden anne oluveren, anne rolünü oynamak zorunda kalan minicik bir genç kızdı oysa o daha diğer bütün genç kızlar gibi..

Kocası da kendi rolünü güzelce oynamış, mutlu baba övgülerini toplamıştı herkesten, ama sonra sıkıymış ve uzaklaşmıştı bile… Kız babası olmayı da sevmemiş üstelik, arkadaşları onla dalga geçiyormuş efendim, neymiş efendim “kız çocuğunun erkek damadı olurmuş” O yüzden sinirleri bozulmuşmuş, üstelik bu dokuz ay boyunca çok sinirleri yıpranmış, işte de çok yorulmuş, o yüzden biraz tatile ihtiyacı varmış! Evet, olanca pişkinliğiyle kendini ve kızını eve getirdikten sonra tatile gitmişti beyefendi, ne kadar kırıldığını bilemeden….Her zamanki gibi susmuştu Selin…

“- Aslında bencilliğinin ilk   sinyallerini bağıra bağıra vermiş sana aslan gibi ama sen görmek istememişsin, her zamanki gibi onu haklı bulmuş, ona arka çıkmışsın, bu özgülüğü sen vermişsin onun eline, serbest bırakmışsın”  diye söylendi…Kendisi de çanak tutmuştu kocasına, sorumluğu üzerine almış, “anne” rolüne soyunmuş, evli kadın, oturaklı kadın rolünü benimsemişti iyiden iyiye…Ne öğretiliyorsa onu yapıyordu o da…Tıpkı annesinden, onun da kendi annesinden gördüğü gibi..

Keşke çalışsaydı, ama bu bir ikilemdi kendisi için, öyle çok seviyordu ki çocuğunu, kimselere emanet edemezdi, annesine bile…O yüzden işten ayrılmış, eve kapanmıştı…Eve kapanmak, hayata kapanmak gibi bir şeydi oysa….Herşeyi kaçırıyordunuz, hayatı, insanları, arkadaşlıkları, gelişmeyi, evet evet  gelişmeyi, teknolojik gelişmelerden bile uzaksanız kimse sizinle konuşmuyordu bile…Arkadaş toplantılarında öyle bir kenarda kalıveriyordunuz sonunda, çünkü günü kaçırmış oluyordunuz,  erkekler de teknoloji manyağı genç kızlarla takılıyordu. Karıları desen eğer çalışmıyorlarsa kendisi gibiydi hepsi, aslında hiç sevmiyordu kadın muhabbetlerini, çoğu okumamış ev kadınıydı çünkü, aslında biraz daha büyüse kızı, o da çalışacaktı ama kıyamıyordu işte… “-Aptalız biz ,aptal, ama normaldir bu, baba evinden, hiçbir şey öğrenmeden koca evine gidersen, karşına çıkan ilk kurbağayı da prens sanırsın tabii ki” diye ekledi ve yaptığı espriye kendi de şaşırdı…Sonra kahkahalarla gülmeye başladı, acısı da, üzüntüsü de, kızgınlığı da geçiyor muydu ne!

Zaman her şeyin ilacıydı elbet mail sayfasını açtı yeniden,  kocasının zamazingo’suna, mutlu aile fotoğraflarını yolladı…Hiçbir şey eklemedi altına…Anlardı o…Önceleri açıklamamaya  karar vermişti ama kadın kadındı işte, yanlış anlaşılmasın,  öç almak değildi niyeti, Brezilyalı da olsa kadın kadındı ama maalesef o da aptaldı kendi gibi, bütün hemcinsleri gibi,  akıllansındı, öyle başka ülkelerden adamlarda yazışacağına kim olduklarını bilmeden, tanıdığı insanlarla takılsaydı…

Gönder tuşuna tıkladı, sonra kızla olan bütün yazışmalarını bir çırpıda delete etti, çöp kutusundan da temizledi ve laptop’un kapağını bir daha kendisi tarafından açılmamak üzere kapattı….Bu kapak ancak, kızı büyüdüğünde ve babasını çok özlediğinde açılacaktı sadece…Belki o zaman anlatırdı kızına gerçeği, aslında “- niye belki diyorsun ki, mutlaka ama mutlaka  anlatmalı ve hayata hazırlamalıyım kızımı”  diye kendinden emin bir halde kararını verdi ve laptop’u gardrop’un üst tarafındaki hatıra kutularından birinin içine öylesine koyuverdi…Artık hayata bambaşka gözlerle bakıyordu…

 

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s