KEŞKE HAYAT BİR MASAL OLSA…. HEP ÖYLE KALSA… MUTLU BİTSE HEP SONU….

Aşağıda yazdığım yazı, Koşuyolu Yaratıcı Yazarlık Grubumuz için “yaz dönemi ödevi” olarak yazmamız istenilen öykülerden birini içermektedir…

Konu :  En çok korktuğunuz beş şeyi düşünün ve alt alta yazın. Yazdığınız bu korkuları yaşayan bir karakterin öyküsünü yazın. (Beş korkuyu da aynı öyküde yaşayan bir karakter olacak)

Aşağıdaki yazı, korkuyla ilgili 2. denemedir…

********************************************************************************

Çocukken ne çok şeyden korkardık! Ecinniler, gulyabiler, canavarlar, devler….Yok kırmızı şapkalı kızı kurt kaparmış, yok çirkin mi çirkin bir üvey anne Pamuk Prenses’in kalbini sökmek istermiş, babası Hansel ve Gratel’i ormanda terk etmiş, yok  Güliver’in gittiği yerde cüceler varmış, var oğlu varmış anlayacağınız…

Korkularımızın temeli aslında çocukken dinlediğimiz o masalların içinde yatarmış…

“-Bir  varmış, bir yokmuş…Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken….”  diye uzayıp giden masallar başlayınca bütün çocuklar gerçek dünyadan koparırlarmış kendini…Ben de bir zamanlar çocuk olan bir yetişkin olarak masallarla büyümüştüm elbet…Çok severdim masalları…Bunda ilk okul öğretmenimin de büyük rolü vardı doğrusu….Ayrılmak zorunda kaldığım okuluma veda ederken gözlerimden sessiz akan gözyaşlarımı,  şefkatli sesini hala hatırladığım öğretmenimin verdiği mini minnacık 12 masal kitabı susturabilmişti çünkü..Hala hatırlarım o unutulmaz anı’yı ve  an’ı .

Sonsuz bir özgürlükten kısıtlayıcı bir çevreye giren bir çocuğun yapacağı şey ne olabilirdi ki başka! Masallara sığınmak…Günler geceler boyunca o masal senin, bu masal benim, tam bir gezgin olmuştuk en sonunda kardeşimle…Bazı masallara yalnız kendim gidiyor, bazılarınaysa kardeşimi de alıyordum elbet…Heyecan o kadar doruktaydı ki yalnız yaşayamazdım o harika maceraları…Daha masalın ilk sayfasından kahramanın yerine geçiyor, bire bir yaşıyordum onların yaşadıklarını, Hansel ve Gratel’i okuduğumuzda babam da alıyordu payını masaldan mesela…Kızıyorduk ona, bizi ormana getirip attığı için, bizi terk ettiği için bir üvey anne uğruna…Ya da Pamuk Prenses’teki avcıya..Bazen kayıklarla gidiyorduk maceramıza, bazen atla…Bazen madende Yedi Cücelerle, bazen Küçük Prensle sohbeti uzatıyorduk uzatmasına da annemizin çığlığıyla acilen geri dönüş yapıyorduk Dünya denilen o boğucu, sıkıcı aleme…

İşte böyle….Masallara gire çıka, kötülerle tanışa tanışa, canavarları tanıya tanıya korkar olduk en sonunda…Hep iyiler kazansa da sonunda, kötüler vardı dışarıda, masalda kazanabilirlerdi belki her daim ama ya dışarıda, bilmiyorduk bunu hala….Var mıydı hiç iyilerin kazandığı!

İşte böyle, korkularımızın temeli aslında çocuklukta…Çocuklukta okuduğumuz hikayelerden kaynaklanmakta…Büyüklerimizin anlattığı masallarda….Seyrettiğimiz filmlerde…Yoksa çok denedim korkmayı…Mesela ölümden…İlk ölüm deneyimi komşumuzun eşiydi, gidip başında beklemiştik çocuk halimizle, ilk defa ölen birini görüyordum, bembeyaz kefenlenmiş, ağlayan, Kur’an okuyan insanlar dört bir yanda, bizse mevtanın baş ucunda bakmaktayız üzerine konan bıçağa….Şişmesin diyeymiş…Niçin şişeceğini anlamamıştık o zamanlar ama bıçak korkutmuştu bizi ölüden çok her nedense…Sonra birden nefes alıyor gibi gelmişti bize, ya kalkarsa, hortlarsa  diye bayağı korkmuştuk da, söyleyememiştik kimseye…Ölüden  korkulmayacağını sonradan öğrenmiştik…

Hala ölüm ve ölüler korkuturlar beni ama sadece soğuk olduğu için ölüm, korkmak denmez bu hisse, ancak bilmediğin korkutur seni….Anneannem öldüğünde daha çok gençtim, çok severdim onu ve ille ben de gireceğim demiştim teneşirhaneye küçücük aklımla, şimdi olsa hiç ağzımı bile açmazdım ama çocukluk işte, neyse yıkanma bitmiş sıra vedaya gelmişti, gidip alnından öpmüştüm anneannemi, işte o an yaşadım en korkunç anımı…Bilmiyordum o zamana kadar morg’un insanı bu kadar soğutacağını…Buz gibi, taş gibi biriydi öptüğüm sanki…Korkmuş muyum, bilmiyorum, hala emin değilim ama dudaklarım bir ay boyunca çatlamış gezmiştim sonra sonra…Dedemin son nefesinde de yanındaydım, doktor üzerinde kalp masajı yapıp bir yandan ağlarken…Korkmadım, bir daha göremeyeceğim için üzüldüm sadece…Eniştemse kollarımda öldü birkaç sene evvel….Kulağına okurken Kelime-i Şehadet’i bir yandan da ağlıyordum, neden ağladığımı bile bilmeden…Gittiği için miydi ağlamam, kaldığım için mi, yoksa belki ilerde ben de aynı acıları çekerim korkusu muydu beni ağlatan, bilmiyorum! Ölümün ne zaman ve nerden geleceği, nasıl olacağıydı korkutan insanları bence…Korkutucu olan acı çekmekti!

Hastanelere çok girdim çıktım, ailenin soğuk kanlı tek bireyi…bendeniz…Çalı kuşu, Nightingale teyzeniz…Bizimkiler bana Dr. Ötker lakabını takmışlardı sonunda bir yaralanma, bir kaza, bir ameliyatlık bir durum olsa bendeniz orda…. Zaten yeterince çekmiştim kardeşlerimden, ikide bir düşerler, ya bir yerlerini patlatır,  kanatır ya da kırarlardı…En küçük kardeşimse doğduğundan beri çıkamamıştı hastanelerden…Ameliyatlar, havaleler….Korku değil ama fobim olmuştu ameliyat olmak bende…”-Allahım” derdim, “-Allahım ölene dek ameliyat masasına yatırma beni”, dikişten çok tırsardım mesela, ama yeğenlerim de dahil hepsinin dikişlerinde ben vardım ne hikmetse… Ama korkmak değildi beni korkutan, küçük yaşta üzerime yapışan bu sorumluluk korkuturdu beni daha çok…

Sorumluluk dedim de…..Hem hep yaptığım ama hem de hiç yapmak istemediğim, korktuğum tek şey bence sorumluluk almak….Sorumluluk almak başa bela, çabuk olgunlaşmak demek, hayatı doya doya yaşayamamak, gülememek, hayattan zevk alamamak demek…Ben de taaa bir yaşımdan beridir adaydım oysa bu işe….Daha bir yaşında, ayakta bile duramazken, yattığım yatakta, yeni doğan erkek kardeşimin evin tavanına kurulan kundağını ağladıkça sallamakmış ilk sorumluluğum…Yalan değil, vallahi ispatlarım, delillerim fotoğraflarım… Eee, maşallah bana…İyi öğretmişler sorumluluğu ve ben de gıkımı bile çıkarmadan almışım dersimi sessizce…

Hiç unutmam kızkardeşim, hep bir bela açardı başımıza, huyu kurusun, bir gün annemle babam  yazlığımıza gitmek için yola koyulmuşken, muzur kız kardeşim abisiyle didişmeye başlamaz mı! Koca buzlu cam kapıyı kırmaz mı! Ben banyoda sabah sabah ayılmaya çalışırken, evde bir çığlık kıyamet…Kapıyı açtığımda manzara şu : kızkardeşim hazretleri ki benden 10 yaş küçük olurlar, o zamanlar 4 yaşlarında falandı galiba, minnacık, cılız bir şey, elini kolunu sallayarak koşturuyor, arkasında erkek kardeşim ve her yer , yerler, duvarlar kan kırmızı…Şoke olmuş gibi ben de peşlerinden….Damarları kesilmiş meğer…O kadar kan, o kadar cılız bir insandan neresinden çıkıyordu, anlayamamıştım doğrusu…Üzerine bastırdığım paket paket pamuklar nafile, anında fışkırıyordu kan, hemen kolunun üstünden turnike, bir üstünden daha, kucağıma alır almaz gitmiştim yan komşuya…”Ne rahatsız ediyorsun” havasındaki komşumuz “-Arabam yok” deyip de umursamazca girince içeri, yan apartmana koşturmuştum bir ümitle…Tanımıyordum ama orda bir doktorun oturduğunu biliyordum…Bu arada erkek kardeşimi de annemleri yakalaması için ygöndermiştim bile…Doktorun kapısını çalmam, yalvarmam, ağlamam sonucunda razı olmuştu doktor beyimiz ve ilk müdahaleyi yapmıştı…

O sırada bizimkiler gelmişti  Allahtan ama keşke gelmeselerdi diyebiliyorum şimdi….Anlamadan dinlemeden çok sevdiği küçük kızını görünce babam hazretleri basmıştı Osmanlı tokadını Alpere …Binbir küfür tehdit de beraberinde…Banaysa bakmamıştı bile…Doktor bile şaşırmış, “-Beyefendi bunlarla uğraşacağınıza çocuğunuzu hastaneye yetiştirin, atardamarı kesilmiş,hem de hem dikey hem yatay, dikiş tutmaz yapsam da,  ben gereken önlemi aldım almasına da” derken çıkıp gitmişlerdi bile….Doktora bir teşekkür bile etmeden…

“-Şu çocuğa da bir şeyler verin, çok korktu gariban” sözleri ağzında kalmıştı adamcağız…Komşular Alper’e koştururken, ki haklılardı elbet, ama adamcağızın  bahsettiği o gariban bendim maalesef….Bütün korkuyu, sıkıntıyı, acıyı, sorumluluğu yaşayan ben, ama kimsenin aklına gelmemiştim işte, bir kenarda unutulmuş kala kalmıştım….Sonra bir köşede ağlayan kardeşimi alıp, ki sinir olmuştum babama, lanet etmiştim ardından, anlamadan, dinlemeden, korkudan ne yapacağını bilemeden haber vermek için deli gibi koşup onları bulan çocuğuna sen gel bas tokatı, eve dönmüştük sessizce…

O gün, bu gündür hiçbir kapıyı kapatamam mesela, kimsecikler bilmez nedenini, korkmak deyince bu kabul edilir mi acaba! Kapı kapalı olursa bir şey olur mu acaba! korkusu….Şimdilerde gülüyorlar bu huyuma, ben de “-Aaa, rahat bırakın canım, nefes alamıyorum daracık alanlarda” deyip geçiştiriyorum vallahi ne yapayım…Korkuyorum diyeyim de gülsünler mi bana!…

Okudunuz, siz de şahit oldunuz işte….Korkulması gereken bu tip insanlardır bence…Masallar değil…Anlamadan bilmeden insafsızca yargılanmak mesela!…Ne kadar da korkutucu değil mi! Daha doğrusu sinir bozucu….Hayır, o zaman da korkmamıştım, şimdi de korkmuyorum, ama çok ama çok sinir olmuştum, şimdiyse acıyorum bu tip insanlara, babam da olsa…

Sorumluluk demişken, galiba beni korkutabilecek tek şeyi buldum galiba…Benim sebep olduğum bir şeyden dolayı sevdiklerimi kaybetme korkusu…Yok aslında korkmuyorum ölümden, ölmekten hatta öbür dünyadan, cennetten, cehennemden…Allah’ın rahmetinin cezasına üstün geleceğine inanıyorum çünkü…Benim Allah’ım sevgiden yana çünkü…Ama korkum gene de sevdiklerimi kaybetmekte galiba… O korkudandır mesela araba kullanamamam…Sade ben binecek olsam, kafaya takmazdım takmasına da benimleyken ya bir kaza yaparsam korkusu. İşte katlanamam bunun vereceği acıya…Aslında her an ölmeye, ölümle karşılaşmaya hazırım lafta ama Allah gecinden versin dayanamam sevdiklerimi kaybetmeye gibi geliyor bana…Galiba tek korkum bu….

Biliyorum o acıya da alışıyorsun zamanla, ölüm Allah’ın emri, daha küçük yaşta öğretmişlerdi bize, derlerdi ki “-Her evden gelin çıkmaz ama mutlaka cenaze çıkar”  Ölümden kurtuluş yok, Allah çektirmesin, elden ayaktan düşürmesin, kimseye muhtaç etmesin…İşte korkulması gereken bence bu kısım…Yalnız başına, muhtaç kala kalmak, alın size bir korku daha.…Onun içindir ki yatırım yapacaksın sevgiye, sevgiyle yaklaşacaksın herkese…Ama bu da çok çıkarcı olmuyor mu ya!

Herkesin kendisi ile ilgili korkuları vardır, korkular bizim zayıflıklarımızdır biraz da, biraz da güç kaynağımız…Zayıflıklarımızı bilir, onlarla nasıl baş edeceğimizi bilir, ona göre davranırız, bilmeyenlere göre 1-0 öndeyizdir bu yarışta böylece ama ya sosyolojik, toplumsal, siyasi korkularımız….

Fakir doğdunuzsa bir başka, işçi doğdunuzsa bir başka yaşarsınız korkunuzu. .Zenginin de kendine has korkuları yok mudur sanıyorsunuz, oysa ki vardır! Kadını da, erkeği de nasibini alır korkudan….Ama esas korkuyu “kadın” olarak doğanlar yaşar bu ülkede…Kadının adı yoktur bu ülkede, her ne kadar var olduğu söylense de, hep bir eksik eteklilik durumu, hep bir yarımlılık duygusu, hep bir kapatılma korkusu, hep bir ezilme, sindirilme, aşağılanma baskısı, hep bir saçı uzun, aklı kısa, vur tekmeyi, bas bebeği meselesi….Hep tersini söyleseler de, hep cennet annelerin ayakları altındadır deseler de, eşlerimiz bizim yarımızdır deseler de, daha çok korkan taraf olan erkek milleti, korkusunu bastırmak için kadını korkutmayı ve bastırmayı seçer öncelikle…

Zayıf olmaya hakkımız yoktur bizim, hele hele bu vatanda, üstelik de kadın olarak doğdunuzsa…Dövüleninden  mi istersiniz, öldürüleninden mi, tecavüze uğrayanından mı bahsedeyim size, ensest ilişkilerden mi, aile içi şiddetten mi açalım konuyu, şiddeti yok sayan, görmeyen kör gözlerden mi…Özgürce dışarıda dolaşamamamızdan mı bahsetmeliyim yoksa, aile içindeki hapis ortamından mı….Sırf sevme hakkını kullandı diye aile meclisinde hüküm giyenleri yargılayanlar mı hatalı olanlar, yoksa onları yargılayan ama ceza vermeyenler mi, ya da az cezayla serbest bırakanlar mı…

İsteyerek kapandım diyen çoğu kızın, aslında fırsat bulsalar kapanmak istemeyeceğini duymak istememek midir korkaklık, gerçekten inandım  da kapandım dediğini mi….ama her iki şekilde de kızlara okul yolunu kapatıp eve mahkum etmek midir korkaklık…Siz hiç kapanmaya zorlandınız mı, onun korkusunu bilir misiniz! Sırf etraf ne der diye mecbur kaldınız mı hiç kapanmaya! Ya da çevreniz baskı yapıyor diye o çok sevdiğiniz mini eteği ya da askılı buluzu giyemediğinizde, korktunuz mu ilk defa!

Birazcık sesimizi çıkarsak bir gece yarısı, aniden hiç bilinmedik bir yerlere götürüldüğünde ruhuna mı, ırzına mı tecavüz edilecek olması mıdır seni korkutan! Buna katlanamayacağını bilmen midir yoksa! Bildiğin için uzak durman mı yoksa siyasetten, her şeyden! Her şeyden, herkesten uzak yaşamak mıdır korkmak, yoksa korkaklık mıdır yaşadığını zannetmek!

Masallar değildir bizi korkutan dostlar, hayatın içindedir canavarlar, devler, gulyabaniler….Hakkımızı yiyen her insan ama özellikle de erkeklerdir bizim masalımızın can yakanları…Kadın milletinden de var hainler var olmasına da,  onlara fırsat kalmıyor erkeklerden….Yoksa çocuklarını satanlar mı istersiniz, sevgilisine peşkeş çekenler mi, işkence yapanlar mı üvey anne olarak, öz annesi olarak sokakta terk eden mi, huzuru bozulmasın, beş parasız kalmasın, bu devirde erkek bulmak zor diye eşi, ya da sevgilisi, ya da ikinci, üçüncü eşi  kızını taciz ederken sesini çıkarmayanlar mı…Küçük yaşta evlendirilmesine ses çıkaramayan kadınlardan var mıdır sizin ailenizde, ya da siz küçük yaşta evlenmek zorunda bırakıldınız mı hiç! Bir ayağı çukurda adamlara sırf parası için peşkeş çekildiniz mi, mal gibi gibi alınıp satıldınız mı, kocanız sizi başkalarına sattı mı yoksa…

Babanız sizi everirken, ben daha evlenmek istemiyorum diye itiraz edebildiniz mi, yoksa korkudan kabullendiniz mi size çizilen geleceği! Aşırı baba baskısıyla büyütüldünüz mü hiç, ya baba evinden koca evine geçiş nedir hiç bilir misiniz! Hayatı tanımadan, hayattan vazgeçmek ne demektir bilir misiniz! Bunun korkusunu gün be gün yaşadınız mı hiç! Ya evden çıkarken, “-bak kızım, bu evden gitmek var, dönmek yok, bu eve ancak ölün döner” sözleri ile uğurlandınız mı! Ölümün soğuk nefesi sizi korkuttu mu ilk defa! Ya siz, genç erkekler, ya siz, annelerinin biricik gözbebekleri, aşık oldukları tek erkek, size çizilen yola, sizin için seçilen eşe karşı çıkabildiniz mi hiç, babanızın rakip olarak gördüğü ortamdan bir an önce kurtulmak için kabul ettiniz mi size sunulan geleceği, evlenince annenizin kıskançlıklarına kurban ettiniz mi eşinizi korkudan! Anlaşamayıp ayrıldığınız da dahi, “karın namusundur” diyen etrafın gözü dönmüş sözlerine kanıp da karınızı korkuttunuz, dövdünüz mü, ya da öldürdünüz mü hiç!

Okumak isteyip de sırf kızsınız diye okutulmayıp erkek kardeşiniz  okutulduğunda,  üstelik bir de ailenin parasını yiyip, boş gezenin boş kalfası olduğu halde gene de el üstünde tutulduğunu görünce kardeşinizin, korkmuş muydunuz içinizde uyanan duygulardan. Ya evin oğlu, kendisi için hazırlanan geleceği elinin tersi ile ittiğinde, baba mesleği yerine kendi istediği bir şeyi yapmak istediğinde, babasının gazabını üzerine çekmeyi, o korkuyu göze alabilir miydi acaba!

Kötü yola düşen, kötülük yapan çoğu kadının arkasında aslında kötü bir insan vardır aslında….Bir de çocuğunu koruyamayan, ondan başta vazgeçen ailesi… Kötüler, canavarlar, gulyabaniler sadece masallarda değil, hep bizimle, aramızda….Bakın şöyle bir etrafınıza, kuma gömdüğünüz başınızı bir çıkartın hele… Ya da en iyisi gidip aynaya bir bakın…Göreceksiniz….Onlardan biri de sizsiniz…Onlar da kim dersek, sen, ben, o…biz, siz, onlar..Hepimiz…Hepimizin içinde, içimizde bir yerde, iyilik kadar, kötülük de beklemekte. Mühim olan içimizdeki o karanlık yanı bastırıp, güneşimizin etrafı aydınlatmasına izin vermekte…İşte o zaman masallardaki mutlu son’a ulaşabiliriz…Ama mutlu sonlar pek yok gerçek hayatta, gözünüzü açın ey insanlar…

Ve  şunu bilin ki aslında yoktur birbirimizden farkımız…Erkek ya da kadın, insan olmadıktan sonra…Aradaki tek fark “insanlık”…. İnsansan erkek ya da kadın karşı çıkmalısın korkuya, seni korkutana….

Edmund Burke’ün dediği gibi “-Kötülerin kazanması için, iyilerin seyirci kalması yeterlidir”

Korkularınla yaşamak kötü bir masalda yaşamaya benzer, sıkışmış kalmışsınızdır orda, her gün, her gün aynı masal, aynı kötülük… Yeter kötülüklere seyirci kaldığımız…Sıyrılın şu korkularınızdan….Atın üzerindeki ölü toprağını…Sesinizi yükseltin, deniz yıldızı misali,  bir kişi de olsanız bulduğunuz deniz yıldızını tekrar iade edin denize, masalın hakkını masala verin…Mutlu son istiyorsanız kendi masalınızı kendiniz yazın…. Yeter ki isteyin, istemeyi bilin…

AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s