KORKUNUN ECELE FAYDASI YOK!

Aşağıda yazdığım yazı, Koşuyolu Yaratıcı Yazarlık Grubumuz için “yaz dönemi ödevi” olarak yazmamız istenilen öykülerden birini içermektedir…

Konu :  En çok korktuğunuz beş şeyi düşünün ve alt alta yazın. Yazdığınız bu korkuları yaşayan bir karakterin öyküsünü yazın. (Beş korkuyu da aynı öyküde yaşayan bir karakter olacak)

Aşağıdaki yazı, çocukluk korkularıyla ilgili bir denemedir…

********************************************************************************

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

O ses de neydi!

Gecenin karanlığında yatağıma yatmış uyumaya çalışıyordum…Uzun zaman olmuştu yatalı… Gündüz yaşadığımız olaylardan mıdır nedir zaten tedirgin yatmıştım yatağa , bir de bu ses…Bir türlü uyuyamıyordum işte…Önceleri yorganımın içine doğru iyice sokuldum, sesi duymamaya çalıştım, ağaçların dalları sürtünüyordur diyordum duvarlara kendi kendime…Ama nafile, yaz gecesinin o boğucu sessizliğinde, ses, sanki zonklayarak atıyordu kulaklarımda…

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

Yavaşça ayaklarımla yorganın ayak ucunu içeri doğru çekip  baştan aşağıya kendimi güvence altına aldım ve yorganı başımın üzerine çektim iyice…Dakikalar geçiyordu ama ses’in sesi kesilmiyordu… Yorganın içinde pişmiştim, her tarafımdan sular akıyordu ama korkudan yorganı açıp da kalkamıyordum, sadece nefes almak için araladığım küçücük bir delikten nefes alıyor, yorganın içinde tir tir titriyordum…Yavaşça kardeşime seslendim :

“-Alper…”

O sessizlikte sanki çığlık atmış gibi geldi kulağıma dönüşü sesimin ama aslında titrek bir sesti ağzımdan çıkan….

“-Alper…”

Tekrar bağırdım, bağırdım, oh maşallah kardeşim de top atsan uyanmayacak kadar derin uyuyordu. Bi cesaret yastığımı fırlatıp yorganın içine sığındım yine…

”-N’oluyoruz ya!” diye homurdanarak benim tarafa doğru baktı, az da olsa görebiliyordu beni, ay ışığı bütün haşmetiyle odadan içeriye giriyor, loş bir aydınlık yaratıyordu…

”-Alper, duymuyor musun oğlum sesi?”

“ –Ne sesi!” der demez….

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

Ses bir daha duyuldu.

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

“-Bu ne ya!” dedi Alper de korkuyla….

“- Boşuna mı sana sesleniyorum, bir zamandır bu ses var ortalıkta, korkuyorum ben, sana seslenip duruyorum ama” diye ağlak bir sesle fısır fısır konuşmaya başladım…

O da korkmuştu sesten belki ama erkek  ya “-boşver, dışarıdan geliyordur” deyince ,

“-Ya korkutma beni, dışarıdan mı geliyor dedin sen, o zaman” diye geveledim ağzımda bir şeyler…

”-Yanına geleceğim senin” dedim ve cevabını beklemeden karşı tarafımdaki divanda yatmakta olan kardeşimin yatağına kendimi canhıraş atıverdim…Şimdi ikimiz de yorganın altında ve sucuk gibi terlerken bir yandan da konuşup duruyorduk fısıltıyla…

“-Ya o geldiyse!”

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

“-Yok değildir, niye gelsinki bize, biz ne yaptık ki ona!”

Evimiz Fatih’teydi…Fatih’in eski güzel sokaklarından Kınalızade Sokakta.,,Babaannemlere ait üç katlı bir evin ikinci ve üçüncü katları bizimdi…Arkasında küçük bir bahçesiyle güzel bir evdi. Bilirsiniz Fatih, İstanbul’un en eski semtlerinden biridir…Eski güzel şaşalı günlerin merkezi, hoş bizim geldiğimiz zamanlarda yavaş yavaş bozulma emareleri gösterse de gene de güzel bir semtti bir zamanlar. Onun o tarih kokan kokusunu sevmiştim ilk zamanlar…Camilere gitmeyi, ezan sesleriyle uyanmayı sevmiştim…Hatta bir ara büyüdüğünde ne olacaksın dediklerinde “-Camide yaşayacağım” dermişim, o kadar yani….

Ama en çok da yazlık sinemalarını sevmiştim…Madalyon sineması, Fatih camiinin alt tarafında, bize göre sağ taraftaydı…Hiç kaçırmazdık matineleri, Allahtan bizimkiler çok severdi sinemayı, her film değiştiğinde mutlaka giderdik, o zamanlar yazlık sinemalar vardı, şimdilerde özlemle yad ettiğimiz…Akşam olup da yemekler yendi mi herkes minderini alır, çekirdeklerini hazırlardı….Minder satılırdı satılmasına da, annem başkalarının oturduğu şeylere oturmamızı istemezdi…Tahta sandalyelerin ardı ardına dizildiği Madalyon sineması Fatih’in en güzide açık hava sinemalarından biriydi…Erkenden giderdik yer kapmaya, arka sıraları tercih ederdik genelde….Sanki gazinoya gitmiş gibi hissederdik zira filmden önce öyle güzel müzikler çalarlardı ki, romantik aşk şarkıları, sonra gelecek filmlerden ya da eskilerden parçalar gösterirlerdi….Bu arada ortalıkta çocuklar dolaşır, satış yaparlardı, en çok da Uludağ gazoz ile frigo tercih edilirdi…Yer göstericiler çoğunlukla üniversiteli çocuklar olurdu, okumak için harçlıklarını çıkartmaya çalışan çocuklar…Küçük küçük yaz aşkları yaşanırdı dolayısıyla da….Açık havada, yıldızların altında en çok da korku filmlerini izlemeyi severdik, dönüşte sözde korkudan annemlerin yanında yatmak vardı çünkü…

İlk zamanlar çok sevmiştim Fatih’te yaşamayı, sonraları ise kendimi sürgünde gibi hissettirmişti…Kasvetli dar sokaklar, bitişik bitişik apartmanlar, Arnavut kaldırımlı sokaklar, masallardan fırlamış gibi giyinmiş rengarenk, gökkuşağı gibi macun satan Osmanlı kıyafetli satıcılar, omuzlarına yerleştirdikleri terazi biçimli tahtaların iki ucunda bulunan tepsilerde şimdilerin Maraş dondurması dedikleri kadar sert ama lezzeti dünyalara bedel yoğurt satan Yoğurtçular, kara çarşaflı kadınlar, eli bıçaklı kaytan bıyıklı yeni yetme delikanlılar, sanki eski devirden kalmış gibi giyinen ak sakallı dedeler, evlere hapsedilmekten içleri kararmış, fitne fesat dolu insanlarla dolu huzursuz semt. Bir yanda huzur, bir yanda gizem…Bir yanda camiler bir yanda mezarlar…Her gün yeni bir hurafenin duyulduğu inanç merkezi…

Ama sokağımızı ve insanlarını severdim, alt girişinde şahane bir asma vardı yolun iki yanını birbirine bağlayan, elektrik tellerini öyle bir sarmış ve iki tarafı öyle bir bağlamıştı ki birbirine, tıpkı bir perde gibi sallanıyordu sokağın girişinde….Sokağımızın alt girişinde kapısında her daim kedilerin beklediği, tahta boncuklu kapısıyla ciğerci Erol amcanın, sağ tarafta ise çocuk özlemiyle yanan ve bu nedenle, dükkanına gelen çocuklara içi ağzına kadar lebalep akide şekeri dolu kavanozundan istedikleri kadar şeker almalarına izin veren bakkal Erol amcanın dükkanı vardı…

Daha çocuktuk, fazla farkında değildik gelen kasvetli günlerin. İşimiz gücümüz sokakta oynamak, koşturmaktı…Bir de annelerimizle günleree gitmek, evde bırakmazlardı bizleri… Bizse koca koca kadınların yanında oturmak zorunda kaldığımızdan rahatsız, sıkıntılı istemeden dinlerdik onları….Falsız günleri geçmezdi kadınların, her kadın toplantısının baş tacıydı falcılar….Kadınlar kocalarını eve döndürmek için hangi büyüyü yapacaklarını tartışır, hangi falcıya gideceklerini kararlaştırırlardı böyle toplantılarda. Gidenlerke ballandıra ballandıra anlatırdı olanları birer birer…

“-Yok benimkisi daha iyi şekerim, kocamın fanilasını istedi, bir de Mısır Çarsısından kırk kilit otu, süpürge otu, biraz da domuz yağı ile eşek dili, okudu üfledi, vallahi hepsi oldu….”

“-E, eşek dili de neyin nesi?”

“-Kızım sen de amma cahil kalmışsın ya!….Alıyorsun bir güzel eşek dilini, kadın okuyor üflüyor, sonra akşam gelince eve, yediriyorsun kocana”……

“Eeeee,    Aaaaa”  nidaları yükselirken ortaya,

“Artık bağlamış oluyorsun kocanı kızım, eşek gibi oluyor işte, anlasana”   Kahkahanın bini bin para…

“-Peki domuz yağı ne oluyor hanım kızım!” Sözde bilmiyormuş gibi soran teyze, aslında oranın esaslı müdavimi ama ses çıkarmıyor tazeler, ne de olsa edep meselesi…Kıkır kıkır gülüyorlar sadece çaktırmadan kendi aralarında…

“-Onu da kocanın zamazingosunun evinin kapısına, eşiğine sürüyorsun anacığım… Böylece kocan o evden soğuyor, eşiğinden adımını bile atmak gelmiyor içinden bir daha”

“- Aaaa, tam bana göre” sesleri ayyuka çıkarken, daha yaşlılar “-Tövbeee, tövbe, çarpılacaksınız karılar” deyip olaya el koyuyorlardı genelde….

“-Bir de iğneli sabunlar varmış, biliyor musun ablacığım” diye onları da gaza getirmeye çalışırken onlar da düşerdi tongaya…

“-Ya en kötüsü de bu evlatçığım, biliyorum, aşağı mahallede bir gencecik tazecik gelin vardı, bunun kaynanası sevmemiş kızı, istememiş, bakmış olmuyor, gitmiş yaptırmış büyüyü, erime büyüsü bunun adı, alıyorsun bir sabun, kızın adını söyleyerek batırıyorsun iğneleri sabuna, sonra da bahçesindeki kuyuya atıyorsun, vallahi kızcağız kısa zamanda büyük acılar çekerek eridi gitti..”

“-A, öldü mü, öldü mü, vah vah”

“-Bak kızım sakın geceleri sokağa su atmayın, bak çarpılırsınız, bak kız sana söylüyorum, kesme şu tırnağı akşam akşam, hele gece hiç kesme vallahi ömründen ömür gider, sana söylüyorum kız, dinlesene beni”

Bu anlatılanları masalmışçasına dinlerdik dinlemesine de bu ne biçim masaldı doğrusu, anlam veremezdik…insanlar bu kadar mı kötüydü yani….bu kadar mı cahil..bu kadar mı gözü kapalı…Bu insanların başka işi gücü yok muydu! Hangisi daha korkutucuydu, büyüklerin anlattığı masallar mı, yoksa yaşanılan gerçekler mi! Bilemezdik!

Masal deyince, biz alışkındık masallara…Baş masalcımız babaannemdi, doğuştan masalcıydı kendisi…Uzun kış geceleri, gürül gürül yanarken sobamız, etrafına toplardı bizi, başlardı anlatma….Romanya’da başından geçenleri anlatmaya dilim varmaz, Yok efendim ne vakit gece olsa, kimse dışarı çıkmazmış, çünkü cinlerin saatiymiş akşam saatleri, gece…Eğer dikkatlice bakmayı bilirsen ilerdeki incir ağacının altında bir ışık görebilir mişsin….Ama dikkatli bakacakmışsın, zira minikler ya, yaktıkları ateş de minik olacakmış elbette…Her akşam ateş etrafında dans eder, eğlenirlermiş…Ama hiç dokunmayacak mışsın onlara! Günlerden  bir gün, komşularından biri, biraz geceye kalmış dönmek için, hızlı hızlı yürürken yolda, aniden önüne çıkan bir kediye tekme atmışmış, gece gelip derdest edip götürmüşler adamı, gözlerini açtığında incir ağacının altında, ateşin çevresinde bulmuş kendisini, kediler kralının huzuruna çıkarmışlar adamı, adam da kedilerin boyundaymış her nasılsa, hesap sormuşlar adama, durup dururken niye benim vatandaşımı tekmeledin diye, adam da “-o da önüme atlamasaydı, korktum” demiş titreyerek, “-Her korktuğuna vurur musun sen!” demiş kral.      “- Ne yapayım, oldu bir kere” “-Yok öyle oldu bir kere, biz ne yapacağımızı biliriz, şikayetçi olan kediye dönmüş ve sormuş, nerene vurmuştu diye., sonra da aynı yerden siz de vurun dediğini duymuş, büyük bir acı ile uyandığında sabah, bir ayağının aksadığını görmemiş mi!…Aman aman..nasıl da küçülmüştük sarındığımız battaniyenin içinde….

Böyle hurafeler, büyüler, masallar arasında geçen günlerden birinde, günlerden bir gün her zamanki gibi sokakta oynarken, ki o gün bugündü işte, bir karmaşa aldı başını gitti, sokağımızın orta kısmında yer alan ve Hırka-i Şerif’e doğru sola doğru kıvrılan sokağın başındaki bakkal Nevzat amcanın sol tarafındaki eski bir bina, kat karşılığı müteahhite verilmiş, işçiler de evi yıkıp yeni evin temelini atmak için çalışma yapıyorlarmış…Derken bir patırtı, gürültü, anında doluvermişti inşaatın çevresi, sonra Hırka-i Şerif’ten gelen bir imam ve birkaç resmi görevli sokağı koştura koştura gelmiş, çevreyi boşaltmışlardı.

Biz minik boyumuzla büyüklerin arasından sıyrılıp ne olduğunu görmeye çalışsak da anlayamamıştık olayı…Sonradan temelde altın bulundu da ondan demişlerdi, oysa hakikat öyle değilmiş…Akşam yemekler yenip aile büyükleri bir araya gelip de sohbete geçince gerçeği öğrenmiştik gizlice…Sözde bizi odamıza göndermişlerdi, ama biz gizlice merdivenleri inip dinlemiştik çaktırmadan…

Gerçeğe gelince, eski ama gerçekten çok eski, tarihi binanın temellerinde bir mezar bulunmuştu….İşçinin biri etrafı temizlerken kazması mezara denk gelmiş, bilmeden mezarı darmadağın etmişti…..O dağınıklıkta kefen bezi açılmış, bir kadın iskeleti ve kucağında bir bebek iskeletiyle…ne var bunda diyebilirsiniz de, korkunç olan sonrasıydı, evet,  ikisinin de üzerinde birbirine ters bağlanmış tahta kaşıklar bulunmuştu, sıkı sıkı bağlanmış….Uğultu halinde “büyü bu, büyü, kadına büyü yapılmış, vah vah, demek çocuğu ile birlikte gömülmüş, gayri meşru muydu acaba çocuk, öldürülmüş müydü”  faraziyeler almış başını gidiyordu, babaannem her zamanki korkutuculuğuyla, bize kış akşamları korkunç masallar anlatırdı çünkü, hep hayaletler, cinler, perilerden bahsederdi,“-hay Allah, mezardaki meftanın huzurunu bozdular şimdi, vay bozanın haline, vay buranın ahalisine” diye şom şom konuştu, neymiş efendim kadının hayaleti gelip insanlardan hesap sorarmış…

Fatih, büyülerin, hurafelerin semti…Yatırları bol bir yerdi, günlerde anlatılırdı hep, efendim yolu genişletmek istemişler ama yolun ortasındaki yatır izin vermemiş, ne zaman gelip kazma vursalar kazmayı vuran kişi geceleyin kabuslar görmüş, hatta delirmiş diye anlatırlardı bize…Ya da eski bir evi yıkmak isterler ama bir türlü yıkamazlarmış, neymiş efendim, o evde yaşayan bir yatır varmış, sabaha doğru takunya sesleri duyulur, musluğun yanına bıraktıkları havlular ıslak bulunurmuş…Eğer kalbin temizse sana görünürmüş dede, beyaz sakallı, beyaz uzun elbiseli nurdan bir dede…Ama korkmaman gerekirmiş, dua ile elini öpmeliymişsin, çok hayırlı olurmuş böylesi, ama kaçarsan ya da abdest alması için  su ve havlusunu hazırlamazsan vay haline, geceleri kimseyi uyutmazmış….Bu hikayelerle büyüyorduk Fatih’in karanlık sokaklarında…

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

Ama bizdeki yatır, matır değildi…Basbayağı evde biri vardı canım!..Ayağını sürür gibi biri yürüyordu sanki, ya da sanki birini sürüklüyorlardı yerde, her kimse kimdi, bizi korkutmaktıysa niyeti, korkudan nerdeyse ağlayacaktık nerdeyse….

Şu buldukları kadın olabilir miydi acaba, hani büyü yapılan, ama, ama niye gelsindi ki bize! yaramazlık falan yapmamıştık ki, dalga da geçmemiştik ölüyle, haşa!..

Acaba yan evdeki komşumuzun kızı mıydı  yoksa, hani dün intihar eden, sahi ya, nasıl da unutmuştu onu, dün bayağı hareketli geçmişti, yan evin kız dün gece sabaha karşı kendini arka bahçedeki kuyularına atmış, intihar etmişti, sabah sabah da onun şokunu yaşamışlardı bir de dünkü olayın üstüne, acaba o gelmiş olabilir miydi?

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

“-Alper, Bahise abla olmasın yoksa o sesi çıkaran, hani şu intihar eden kız” Fısır fısır konuşmaktan ve korkudan sucuk gibi olmuştuk…Babaannem intihar eden ruhların huzursuz olduklarını, bu dünyaya takılıp kaldıklarını, geceleri gelip evini ziyaret ettiğini, ağladığını falan anlatmıştı bir zamanlar….Onun korkusuna zaten dünden beri o çok sevdiğim o küçücük ama yemyeşil bahçeye bile bakamaz olmuştum….Nasıl kıymıştı kendisine, anlayamıyordum.

“-Anne ” diye bağırıverdim birden olanca gücümle….”

“-Ne yapıyorsun!” dedi Alper, “-Ya şimdi gelirse buraya, sus ya!”….

”-Ben dayanamayacağım, hadi o zaman birlikte bağıralım“

“-Anne….Anne….Baba….Baba….”

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

“-Baba, baba, Baba….”

Duyulmuyordu sesimiz, artık ağlıyorduk utanmadan, sümüklerimizi çeke çeke….Neyse sonunda duydular sesimizi,  bunda Alper’in tepinmesinin de yararı olmuştu elbet, tam tepelerinde yatıyorduk sonuçta….Kapıları güm güm vura vura bir sinirle geldi yukarıya babam…

“-Noluyor ya, ne bu gürültü, zıbarsanıza….”

Biz ikimizde canhıraş bir vaziyette yataktan fırlayıp gözlerimizde yaşlar, sarıldık can simidimize….İkimiz de bir ağızdan konuştukça uyku sersemi olan babam iyice sinirleniyordu bize….Sonunda bir bağırdı, pir bağırdı, aniden kendimize geldik, ışıkları açtı, biz de hıçkıra hıçkıra anlattık duyduğumuz sesi…

“-Ödümüz patladı ama baba, hayalet geldi sandık, siz konuşurken duymuştuk, hani cesedini bulunmuş ya bir kadının, o zannettik ya da şu intihar eden komşu kızı…” İkimiz de bir ağızdan sıralıyorduk cümleleri…

“-Deli misiniz nesiniz, hay Allah, bunlar hep babannenizin uydurmaları, sizin kafanızı boş şeylerle dolduracağına, korkutacağına…Ah anne, ah” .diye bastı küfürü….Hoş o da severdi annesinin hikayelerini, ne de olsa annesi Romanya kökenliydi, Romen Türklerinden, bazen takılırdı bize babam, “bak babaannenizi kızdırmayan, babaanneniz kurt adamların, vampirlerin memleketinden geliyor, belli olmaz ne yapacağı, ona göre….”  O  da üzerimizdeki etkisinin farkında bir havayla, uzun kış günleri bir oralardan, bir buralardan anlatırdı in-cin hikayelerini, sıcak sobanın yanında, bir yandan çay demlerken üzerinde ve de kızartılırken kestaneler…

“-Hadi yatın bakayım, bir şey yok işte….”

Ama bizi teskin etmek ne mümkün : “- Ama baba, ne  olur bekle, mutlaka duyacaksın…”

Allahtan tam da o sırada duyulmaz mı ses yine :

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

Eskisi kadar kuvvetli olmasa da ses gene de vardı, baktı olmayacak, gitti bütün odaların ışığını yaktı babam,bir yandan da söyleniyordu, “-gecenin yarısında bu ne ya!. Belki o da biraz olsun tırsmıştı, annem olsa korkmazdı biliyordum ama babam, söylemesi ayıp belki ama biraz hanım evladıydı, bir keresinde fare çıkmıştı da evde, korkudan gidip yatağın üzerine çıkmış, anneme de talimatlarını saydırmıştı, fare yakalanana kadar da inmemişti yataktan, her neyse, dediğim gibi belki o da tırsmıştı biraz ama ne de olsa baba’ydı o, karizmasını çizdiremezdi bir daha, aramaya devam etti, etti, bizse tekrar yataklarımıza atlamış, yorganın altından ne çıkacak diye izliyorduk onu….

Önce yattığımız oda kontrol edildi, yatağımızın altına bile bakıldı, sonra ön odaya gitti, oturma odasına,  mutfağa, hole, her yere baktı, kapılar açıldı, dolap kapıları açıldı kapandı, derken tok bir kahkaha  sesi duyuldu….Ne olduğunu anlamamıştık, alışık da değildik babamın kahkahasına….Sert adamdı doğrusu, korkardık ondan, zaten sabah işe akşam geç saatte eve gelip de bizi de erkenden yatırdıkları için pek temasımız olmuyordu babamızla…Akşamdan akşama gördüğümüz, her daim suratı asık, sevdiğini belli etmeyen ve korkmamız gereken biri…Şaşırdık tabii ki….Niye gülüyordu ki!  Epey bir güldü ve sonra “-Gelin bakayım buraya korkak fareler, gelin”  dedi….Ne olduğunu anlayamamanın şaşkınlığıyla odanın dışına çıkınca banyo kapısının önünde duran babamı gördük. Parmağını kaldırmış bize bir yeri işaret ediyordu….O da ne! Biz de başladık gülmeye birlikte…Hem gülüyor, hem de gözlerimizde yaşı siliyorduk aynı anda…

Manzara şuydu : Kapının içerisinde, yerde,  ilkokulda kalemtraşla kalemlerinizi açarsınız da çöpünü koyacak yer bulamazsınız ya, sonra  bir kağıt parçasını alıp iki yanına kaleminizi sıkıştırıp sonra büzerek geri çekip iki ucu büzgülü ortası çukur tas gibi bir şey yapar da içine çöpünüzü koyarsınız ya  hani, biz de eve gelince yaptığımız dersten sonra kullandığımız ve çöpümüzü koyduğumuz o kağıdı yere koyup unutmuştuk doğrusu…Olabilir ne var bunda diyebilirsiniz de, işte komiklik bundan sonra başlıyor….Zavallı bir kara fatma, bu bizim hazırladığımız o kağıttan kaseye nerden girmişse girmiş, ama bir türlü çıkmayı başaramamış meğerse…Duyduğumuz o “Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”  sesi, işte o zavallı kara fatmanın kağıdın büzgülü yerine tırmanıp tırmanıp gerisin geriye ortaya düşmesinden sonra tekrar tekrar bu olayı denemesinden çıkmıyormuymuş….

E gecenin bir yarısı en ufak bir ses bile korkmaya meyilli insana çığlık gibi gelebilir elbette., hele de bizim gibi ecinni masallarıyla büyütülmüş olanlara…Babam “-Gördünüz mü bak, o sizden daha çok korkuyor, ne yapacağını bilemiyor, korkacak bir şey yok,  hayalet mayalet yok, o buldukları mezara büyü yapıldıysa da yapan insanın kötülüğündendir, yoksa ölmüş insana ne zararı olacak, zaten gariban ölmüş gitmiş bu dünyayla bağı kesilmiş, niye gelip de sizi rahatsız etsin ki…Şu zavalli intihar eden kızcağıza gelince, Allah taksiratını affetsin, intihar kötü şey, kimbilir ne acılar yaşadı da bu yolu seçti, ama keşke paylaşsaydı derdini, işte böyle hayaletlere, inlere cinlere inanırsanız, hurafelere kanarsanız, her şeyden korkarsınız….Ölüden kimseye zarar gelmez, siz yaşayanlardan korkun…Yaşayanlar arasında ne kadar kötü olan insanlar var, siz onlara dikkat edin, akıllı olun bakayım…..Bir de siz siz olun tertipli olun, iyi ki anneniz görmedi, yoksa çok kızardı size, o demez mi hep, çöpünüzü işiniz bittikten sonra atın diye! Neyse artık korkmuyoruz değil mi!” dedi ve ışığı  söndürüp yavaşça aşağıya indi…İnerken gülümsediğini hala hissedebiliyorduk kardeşimle ve bu bizi mutlu etmişti ilk defa….

“-İyi geceler kardeşciim!”

“-İyi geceler”

Artık korkmuyorduk…Gecenin bir yarısı, ay ışığı sessizce doldururken odamızı pencereden usul usul rüzgarın etkisiyle havalanan delik işi perde de korkutmuyordu bizi…Her nekadar odanın duvarlarında garip şekiller belirse, ejderhalar, canavarlar görünse de arada bir, cama tık, tık vuran sesler bizi korkutsa da, tavanda sanki bize erişmek istermiş gibi kocaman kocaman parmaklarıyla belirse de, arada bir merdivenlerden pıtır pıtır sesler gelse de, geceleri yatarken yataklarımızın altına bakmadan yatamıyorsak da artık korkmuyorduk….Korkmak da neydi!

“Hırşşşşş…. Hırşşşş….. Hırşşşşşşşş”

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Galeri | Bu yazı EDEBİYAT - YAZILARIM, ŞİİRLERİM ** My Writings, Poems içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s