Abelard ve Heloise…Mektuplar…

ABELARD ile HELOİSE

“MEKTUPLAR”

“Tilbe Saran ile Cüneyt Türel”in seslendirdikleri Abelard ile Heloise’in mektupları, uzun bir müddet AkSanat’da sahneye konmuştur. Seyretmek şansını yakaladığım, lütfuna erdiğim bu oyundan sonra uzun bir müddet aradıktan sonra oyunun kitabını bulmuştum. (Mitos Boyut Yayınları’ndan çıkmıştır.) Sizlere de tavsiye ederim. Başucu olacak bu kitabı okumaya doyamayacaksınız. 

index

********************************************************************************

ABELARD ile HELOİSE

 

Resim

Filozof ve şair Pierre Abelard ile öğrencisi Heloise arasındaki dramatik aşk, Fransa tarihinin en iç burkucu sayfalarından birini oluşturur.

 

Abelard 1079 yılında Nantes yakınlarında doğdu. İlk gençliğinden başlayarak felsefeyle ilgilendi. O günlerde felsefenin dinden ayrı düşünülmesi olanaksızdı. Abelard’ın dehası kısa zamanda Paris’i fethetti. Öğrendiklerini yorumlayışı ve eleştirileri Notre Dame’daki din bilim sınıflarının her derste tıklım tıklım dolmasına yol açıyor, Paris üstat Pierre’i dinlemeye koşuyordu. O günlere göre çok tehlikeli bir şey yapıyordu Abelard: Hıristiyanlık ahlakını tartışıyordu.

Pierre Abelard Fransız tarihinin Rönesans’ın doğmasına ışık tutan  filozof ve şairlerinden biriydi. Akıcı felsefeyi savunan ilk insanlardan sayılırdı. Abelard öğrencilerine özel ders verirken; 1116 yılında Abelard dayısı tarafından derse gönderilen güzel Heloise ile tanışır.

Abelard 37, Heloise 15 yaşındaydı. Heloise yanında yaşadığı dayısı Flubert’in de onayı ile Abelard’ın öğrencisi oldu. Flubert için yeğeninin böylesine ünlü birinden ders alması büyük onurdu.

Birliktelikleri kısa sürede fikirsel alışverişten, fiziksel ilişkiye ve ömür boyu sürecek bir aşka dönüşüverdi. Dayı Flubert, filozof ile öğrencisi arasındaki ilişkiyi fark edince (Onları yatakta yakalayınca…) ayrılmak zorunda kaldılar. Kimilerine göre Heloise’i yetiştiren Flubert aslında dayısı değildir, kimilerine göreyse, dayısı olsa bile Heloise’de gözü vardır. Ayrılıklarından bir süre sonra Heloise’nin hamile olduğu anlaşılınca, Abelard onu dayısının evinden kaçırdı. Brötenyadaki ailesinin yanına götürdü. Héloise 1118’de burada bir erkek çocuk doğurdu ve adını Pierre Astrolabe koydular.

Abelard, Heloise’nin dayısının onları bağışlaması ve birlikteliklerinin meşru kılınması için Heloise ile evlenmeye karar verdi. Bunu da Flubert’e bildirdi. Héloise evliliğin Abélard’ın filozof kişiliği ile bağdaşmayacağını düşünmekteydi. Evlendiler ama Flubert’e göre, Heloise herkesin gözünde gayri meşru çocuk sahibi ahlaksız bir kadın olmuştu. Abelard  Heloise’yi bir manastıra göndererek dayısının gazabından korumaya çalıştı. Ama kendini korumayı beceremedi. Flubert bir söylentiye göre bizzat, bir söylentiye göre de dört akrabasının marifetiyle, bir gece Abelard’ın odasına yapılan baskın sonucu onu hadım etti.

Tüm şöhretini ve yaşamını yıkıma uğratan bu dramatik olay Abelard’ı derinden sarstı. O güne kadar yalnızca felsefesiyle uğraştığı dine kendini bütünüyle adamaya karar verdi ve aynı kararı vermesi için Heloise’i de zorladı. Heloise itiraz etmedi ve Argenteuil Manastırı rahibeleri arasına katıldı. Abelard ise Saint Denis rahiplerinden biri oldu.

Abelard aşağılanmış ve umarsızlığa düşmüştü. Küçük bir manastır kurdu ve adını ” Sığınak” koydu. Burada yoksulluk içinde yaşadı. Sonra Aziz Gildas manastırından gelen çağrıyı kabul etti. Bu sırada Heloise ve onunla birlikte birkaç rahibe de Argenteuil Manastırından kovulmuşlardı. Abelard onlara Sığınak’ a yerleşmelerini önerdi. Heloise kısa sürede Küçük manastırı saygıdeğer bir yer haline getirdi. İki sevgilinin mektuplaşmaları bu sırada oldu. Bir gün Heloise’nin eline bir mektup geçer. Heloise de “Elin… Elin değmiş bu mektuba…” diye başlayan bir mektup yazar ve mektuplaşmaları böylece başlar.

Abelard 1142 yılında 63 yaşında Papa’ya gidip kendini bağışlatmak için Roma yollarına düşmüşken, dinlenmek için sığındığı Cluny Manastırında son nefesini verdi. Heloise ise sevgilisinden 22 yıl sonra Sığınak’ta yine 63 yaşında 1164 yılında öldü.

İki sevgilinin cansız gövdeleri de, yaşamları boyunca olduğu gibi zor buluştu. Uzun maceralardan sonra, 1817 yılında bir polis komiseri nezaretinde birleştirildi. Şimdi Paris’in ünlü Pere Lachaise Mezarlığında yan yana yatıyorlar. Mezarları sık sık sevdalıların ziyaretine uğrar ve çiçekleri hiç eksilmez.

Fransız tarihinin en iç burkucu olaylarından biri olan bu dramatik aşk öyküsü, İngiliz yazar Ronald Duncan tarafından yalın, akıcı bir dille oyunlaştırılmış. İki sevgilinin yaşam öyküleri ve birbirlerine yazdığı aşk mektuplarından yola çıkarak Duncan tarafından yazılan bu şiir-oyun metni, sekiz yüz yıldır insanları duygulandıran bu dramatik olağandışı öykünün duygu yoğunluğunu en iyi yansıtan çalışmalardan biri. Zeynep Avcı tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Abelard ile Heloise’in birbirlerine Latince yazdıkları mektuplar aslında yedi tane. Abelard dört mektup, Heloise ise üç mektup göndermiş. Ronald Duncan eserinde bu mektupları bölerek on ikiye çıkarmış.

********************************************************************************

Mektuplardan…

* Ben böyle seviyorum işte: Zarafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum. Bir zamanlar çocuk olduğun ve bir gün ceset olacağın için seni seviyorum. Hem gövdeni, hem aklını seviyorum. Yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil, koltuk altının terini de seviyorum. Kanımı tutuşturan gücünü de, çocuk gibi elinden tutma hissi uyandıran güçsüzlüğünü de seviyorum… Tanrı böyle sevemiyorsa ben de sevgimi Tanrı yaparım!  – HELOİSE

 

* Aşk mülkiyetçi olmamalı diyordum çünkü aşkın mülkiyetini kullanıyordum. İnsan aşkı hep mülkiyetçidir. Ne yazık ki apaçık görüyorum şimdi. Belki Tanrı’nınki de böyledir. “Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak. Ve ben sevmeyi bilmiyorum” – ABELARD

*********************************************************************************************************

ABELARD

 

I. MEKTUP

Elin… Elin değmiş bu mektuba.

Teşekkür ederim; Bana yazmamışsın ama..

Elbette tanıdım yazını; Değişmemiş hiç.

Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.

Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum

Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.

Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.

Şimdi de vermeyeceğim.

Elin değmiş bu mektuba!

 

Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.

Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.

Merakım cezasını buldu işte.

Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?

Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?

Düşünüyordum, hatta korkuyordum,

uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,

ya beni unutacak kadar güçlenmişsen…

Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.

On yıldır dökemediğim göz yaşlarımdır delilim.

Nasıl bilebilirdim,

senin de hala acı çektiğini, tıpkı benim gibi?

Erkeksin sen, akıllı, nitelikli.

Tüm Hıristiyanlık birleşse, dolduramaz yerini.

Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.

Senden beklememeliydim, bendeki duygusallığı.

Biliyor musun, başım göğe ererdi sana bakarken.

Sanki bende olmayan her şey sende vardı.

Sanıyordum ki, tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.

Yanılmışım… Zayıflıktan değil acıların.

Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.

Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.

– Ah, Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan

o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum…-

O kör yıllar boyunca sakladığım acı

çıkıyor yüreğimden,

karşıma dikiliyor; bakıyorum:

Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz bosumuz aynı.

Tepeden tırnağa ben’im bu acı.

Artık saklayamıyorsam onu kendimden,

nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla

teslim olduğum senden?

– Bir zamanlar… Nasıl iç burkuyor bu sözler…-

Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,

rol mü yapayım, ketum mu davranayım?

Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,

daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.

Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.

Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.

Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.

Ve aşk… Ona bir Abelard öğretisi.

Yalnızca kendime acımıyorum;

Tüm varlığım acıdan kıvransa da, merhametim biraz da sana.

Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.

Nasıl da zalim bu anılar…

Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?

Hasetle ve kötülükle!

Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini, yakılarak alevler içinde…

Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,

nasıl da kafir denildiğini sana… unutabilir miyim?

Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.

Küçücük bir manastır kurdun kadınlara, adını “Sığınak” koydun.

Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına…

Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,

nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına

Atarlar elbette!

Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.

Mektubun bütün bunları bir daha yaşattı bana.

Okurken gözyaşları döktüm senin için.

Ah, keşke hiç yazmasaydın…

Nicedir içimde topladığım bir damlacık güç kayboldu işte.

Her yazdığını bizi tüketen ağır aksak ölümü yaşayarak okudum.

Sevdalılar gözleriyle tadarlar ıstırapları.

Ben de gözlerimle kavramıştım acını.

Dayım yok ettirdikten sonra erkekliğini, hani, çekip gittin ya…

Peşine taktım gözlerimi.

Beni burada bıraktığında da öyle.

Şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.

O gözlerin yaş dökmesi garip mi?

Yanılma, merhamet değil istediğim.

Belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.

Zulmetme bana, reddetme beni.

Senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:

Bir mektup… Bu kez senden bana.

Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.

Bahtsızlıkta olsa, her şeyi bileyim.

İç çekişlerim karışırsa seninkilere,

Belki ikimizin de acısı hafifleyecektir, Ne dersin?

İçimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,

mektubumu şöyle de bitirebilirim:

Sonsuza kadar, elveda…

HELOİSE

II. MEKTUP

Keşke hiç yazmasaydın.

Keşke ölüp gitseydi aşkın.

Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.

Biricik umudumuz bu.

Ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.

Sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,

mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.

Oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız

Sen de biliyorsun, ben de: Böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.

Böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.

Öykünmedir, özentidir.

Yapay bir güldür ancak.

Öylece yaşayıp gider çoğu.

Belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu…

Zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk, çekilmesi çok zor bir acı.

Peki, amacı ne?

Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı

değil mi?

Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,

ya da insana olan aşkımızı Tanrı’ya yönelteceğiz.

Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.

Böyle doğmak isterdim,

çünkü aşkım ölümüm oldu benim.

Şairlik taslamıyorum. Gerçek bu: Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.

Halini anlat diyorsun.

İşte anlattım.

Aslında biliyorum neyi merak ettiğini.

Nerede yaşıyorum? Çalışıyor muyum? Yazıyor muyum?

Artık Aziz Gildas Manastırının baş rahibi diyorlar bana.

Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.

Hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.

Bakıyorum, ama görmüyorum.

Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,

serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.

Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca

ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.

Bulamıyorum… Güzellik canımı sıkıyor.

Doğa avutmayı beceremiyor.

Okurken seni düşünüyorum.

Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.

Dualarda bile aklım sende kalıyor.

İşte halim böyle. Öyle abes ki, saklıyorum herkesten.

Sen açığa çıkardın işte.

Sebebi sen olduğuna göre,

Başka kime dökecektim içimi?

Düşmanımsın; Kaçıyorum senden.

And içtim unutacağım seni.

Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.

Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,

en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.

Birbirimize veremediğimiz teselliyi,

felsefede, dinde arıyorum şimdi.

Sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.

Ama beceremedim.

Tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,

tutkuya daha da yaklaştırdı beni.

Her gün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,

sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.

Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,

sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.

Aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,

ne amansız bir çelişki değil mi?

Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.

O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanı başıma getiriyor.

Diyorum sana; Düşmanımsın!

Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım…

Nefret ediyorum senden, sana aşığım.

Senden soğumak için bütün yakarışlarım.

Çünkü biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.

Oysa aşabiliriz tutkularımızı.

Tanrı’ya yöneltebiliriz umutlarımızı.

Nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,

sevdamızı adayamazsak inancımıza.

Yalnız o inanç koruyabilir bizi.

Biz ki, sıradan bir yazgının -ve insanoğlunun-

bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,

inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?

Şimdi iki efendin var oysa.

Bense ne kadar teslim olduysam da sana,

anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

“Efendim” diyordun bana.

Kafanın içini işe yaramaz laflarla,

lüzumsuz sayılarla doldurduğum,

o saatleri hatırlıyor musun?

Ne söylediklerimi dinledin,

ne ben hissettiklerimi söyledim.

Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,

nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.

Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,

ödedik işte o derslerin bedelini,

benden intikam alınca dayın.

Ha… Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.

Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.

Elde etmek istiyordu seni.

Şu aşkın kudreti kaybolsa birden,

vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.

Nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,

o kasabın bana bağışladığı.

Gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.

Gövdem reddediyor arzularımı,

aklımsa hiçbir işe yaramıyor.

Yalnızca işkence ediyor anılarınla.

Hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,

mahvoluyorum…

Giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,

her şey maskaralık!

Biliyorum; Tanrı da şahidimdir:

De ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,

Tanrı’yı nasıl kandırırız? Miserere Nobis…

Bitmişim ben!

Merhametine sığınıyoruz.

ABELARD

 

III. MEKTUP
Yanıtlamadım mektubunu.

Yapamadım. Öyle perişandım ki…

Perişanlık değil de, utanç içindeydim.

Fark ettim ki , duygularımı açmasaydım sana,

bırakmayacaktın kendini.

Her zaman üstündün benden, hele duygularda…

Istırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.

Sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim.

Kabahatliyim.
Hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım.

Mektup denemezdi ki ona,

Bir hıçkırıktı. Erkek kadının karşısında ağladığında,

babası, kardeşi, sevgilisi…. Kim olursa olsun,

çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.

Ah! Seni rahatlatmak için ne yapabilirim?

Yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.

Utanç içindeyim,

asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.

Beni bağışlamanı dileyemem senden.

Sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.

Bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,

her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
sanki sensin taşıdığım.

Artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.

Şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.

Olan oldu ikimizi de.

Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı. Mektup yazalım.

Seni böyle rahatlatırım ancak.

Beni böyle rahatlatırsın ancak.

Elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.

Hayatımızı mahvettiler,

ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.

Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,

karın olarak sesleneceğim sana.

Kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,

daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.

Mutluymuş gibi yaşayan,

önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan.

İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.

Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.

Yanında gezdireyim mektuplarını,

onları seni öptüğüm gibi öpeyim.

Kıskanmaya gücün varsa,

tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.

Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.

Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum. kadınca…

Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.

Aşkın can damarı oldu hayatımın.

Küçücük bir kuş gibiyim.

Havam sensin, es üstüme.

Küçücük bir balık gibiyim.

Suyum sensin, ak üstüme.

Suskunluğun çöl olur bana.

Suskunluğunda boğulurum.

Görevimin başına dönüyorum şimdi.

İçim rahat gidiyorum, sayende.

Buraya sen gönderdin beni.

Bana ‘ana’ diyorlar.

Senin ana olamam ki.

Karım demelisin bana.

Ben senin karınım.

HELOİSE

 

 

4. Mektup

Pek az insana nasip olmuştur,
Sevdiğimiz gibi sevmek. pek azına nasip olmuştur…
Istırap içindeysem de müteşekkirim.
Acı içinde olmasam da şükran duyacaktım,
Acımın sebebine sarılacaktım.

Ayrılık, sevdanın türbesidir derler.
Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.
Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile?
Yokluğun durup dinlenmeden sevdamı hatırlatıyor sadece
Düşünmüştüm ki, seni görmezsem eğer,
Bir anı olursun, canım istedikçe belleğimde canlanan.
O da canım isterse…
Ama ne oldu?
Anılarıma gömdüm kendimi, teslim aldın benliğimi.
Düşünmüştüm ki, oruç tutarım, çok çalışırım,
Küçülür gidersin anılarımda.
Oruçlar tuttum, gece gündüz çalıştım, durdum.
Ne fayda! yalnızca senin gözlerini okuyorum kitaplarımda.

Bu saplantı canımı sıkıyor, itiraf ediyorum.
Sana rastlamadan önce yaptıklarıma döneyim diyorum.
Aristo’yla kavgaya tutuşuyorum.
Öğrencilerle noktanın virgülün tartışmasını yapıyorum.
Şimdi de oturmuş güya St. Paul hakkında yazıyorum.
Hepsi beyhude… hiçbir yararı yok!.
Ne dualar, ne ağıtlar yardım edebilir,
Erkeğin kaybettiği erkekliğini geri getirmeye.
Ah! ruhumun kırılgan kasesi, zavallı bedenim…
Neden ‘ilk günah’ denen o bağnazlıkla sakatlandı gitti?

Böylesine sadık olup hüznümü artırma.
Gövden yapamaz belki ama,
Bari düşüncelerinde ihanet et bana.
Ben artık Abelard değilim ki…
Sen de Heloise olma.
Gücendir beni,  bırak yabancılaşayım.
Tanrım! Nasıl da gıpta ediyorum,
Sevgisi bizim gibi olmayanların mutluluğuna.

Nedir şu tutkulu halim benim?
Delikanlı heyecanıyla oturmuş yazıyorum.
İnsanın insana aşkı doruğuna vardığında,
Yanılmıyorum, eminim böyle olduğuna.
Kim yaşamışsa bu yoğun çılgınlık dakikalarını,
Kim bu hain girdaba girip çıkmışsa,
Dönüp durmuşsa kendi etrafında,
Kim kimdir, ne nedir, unutuncaya kadar…
O aşağılık duygu kaplamışsa her yanını,
Etleri kasılmışsa ölecek gibi,
Gözleri yaşarmışsa heyecandan,
Bilsin ki, aşkın hazzıyla kıvranmaktadır.

Yine de tiksiniyorum bedensel aşktan.
Tedavi olmuş değilim henüz.
Aklım reddediyor onu,
Yüreğimse bağışlıyor.

Nasıl da uğraştım kendimce sana kara çalmaya…
Aklımdan tüm kusurlarını tekrarladım, durdum.
Yalan söylemiştin, hatırladım.
Bir keresinde epeyce kabaydı davranışın…
Bu da işe yaramadı.
Hatalarında da sen vardın.
Onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma,
Güzelliğin canlanıyordu gözlerimde.
Daha acısı, boynundaki o minicik beni hatırlıyordum…

Adım filozofa çıkmıştır benim.
Kendi tutkularını dizginleyemeyen şu koca filozofa da bakın!
Sen de çevrenin en akıllı, en iyi yetişmiş kızlarından birisin, değil mi?
Kilisenin demiyorum, dikkat et.
İkimiz de duygularımızın merhametine sığındık işte.
Kafamızı çalıştıramıyoruz,
Paçavraya dönen ruhlarımıza sahip çıkamıyoruz.
Kalan azıcık aklımızı da kullanamıyoruz.

Durup bir soluk almalı mıydık,
O girdaplara dalıp apaçık felakete sürüklenmeden önce?

Bir erkek gibi konuşacağım şimdi; anlamaya çalış beni:
Gözyaşlarını bir yana koy,
Üstüne benimkileri de ekle.
Bütün endişelerimizi, ürpertilerimizi kat hepsine.
Kıskançlığı, üzüntüyü hesaplamayı unutma.
Güvensizliği, korkuyu da kat o hesaba.
Şimdi topla bakalım hepsini, ne ediyor?
Aşkın kısacık hazzıyla karşılaştır, değiyor mu?
Aptallar iflasını isterdi bu hesapla.
Peki biz ne demeye direndik,
Elimize asla geçmeyecek bir şeyin hastalıklı bedelini ödemekle?

Sıkıldın, değil mi? Bakkal gibi yaptım hesabı.
Ama gördüğün gibi, öğrenmeye çalışıyorum ben de,
Bir zamanlar sana öğrettiklerimi.
Geleceğim eserlerimde yatıyor, sen ise geçmişimsin.
Benim için durum apaçık böyle.
Seni de özgürleştiriyor bu durum. acı veriyor, değil mi?
Doğum da acı verir.

Yine de…neden rahat edemiyorum ben?
Yeni hayat yok: hiçlik, ölüm bu!
Bakımsız bir mezarın üstündeki taşlar gibi.
Benim geleceğim yok mu yani?
Yani, ben yazdığım bütün şiirleri, yazdığım her şeyi,
Senin tırnağın kadar değersiz mi görüyorum?
Hem şairim, hem filozofum ben; mesele burada.
Filozof dediğin, lafın tek gerçeğinin yine laf olduğunu iyi bilir.
Edebiyatın en iyisi bile küçücük bir yaprak kadar hayat dolu değildir.

O zaman soruyorum kendime:
Bizimki gibi bir aşkın amacı ne?
İnandığımız gibi, Tanrı’nın bir hikmeti varsa işin içinde,
Her şeyi tüketen aşkımızdan öte,
O’na bağlılığımızın sapması da mı bu hesabın içinde?

Nedir bu aşkın amacı?
Seni kendi ruhumun yansıması gibi mi seviyorum?
Seni severek, kendi ruhuma, sonra Tanrı’ya mı ulaşacağım?
Tanrı’nın habercileri miyiz birbirimize?

Dizlerimin üstünde yakarıyorum Tanrı’ya da, sana da.
Utanmadan, lanetlemeden, dua ediyorum:
Seni bana versin, tut elimden, sen götür beni o’na.
İhtiyacım sonsuz sana.
Senden mahrum kalırsam, ruhum da Tanrısız kalacak.
İşte bir elimle özgür bıraksam seni, ötekiyle bağlıyorum.
İyi de, nedir ki özgürlük?
Sevdanın zulmü!
Yazmayacağım artık. artık hiçbir şey bilmiyorum,
İhtiyacımın bu sonsuzluğundan başka.

Abelard

6. mektup

Bir cambaza, bacağı kesildikten sonra,
Sakatlığını hatırlatmak,
Bir ressama, gözleri görmez olduktan sonra,
Bir zamanlar güzel resim yaptığını söylemek,
Hiç de hoş değil…
Böyle bir şey bana yaptığın.
Benden önderlik istiyorsun.

Bunu istediğinde anlıyorum ki,
Yolumu iyice yitirmişim ben.
“Ömrümün yarısında kayboldum karanlık ormanlarda”
Yolumu görecek gözlerim yok,
Yolumu yoklayacak ellerim yok…

O manastırı kurduğum için size yazmalıymışım…
Ben kurmadım o manastırı, Abélard kurdu.
Yıllar önce öldü o.

Yüce sıfatlar yükleme bana,
Şimdiki cüceliğimi hatırlatıyorsun.
Artık ben senin tanıdığın adam değilim.
Saygı duyulacak biri değilim.
Kendim de saygı duymuyorum kendime.
İnsanlar iyimser define avcıları gibidirler,
Ruhlarında mücevher keşfeder dururlar.
Oysa çakıl taşlarından başka bir şey değildir
Mücevher dedikleri.

Doğru. bir zamanlar okul gibiydim tek başıma.
Tüm Paris Notre Dam’a koşardı,
Benim yalın ama çarpıcı yorumlarımı duymaya.
Bir sürü sorunun yanıtını biliyormuş gibiydim.
Çünkü henüz o esas soruyla karşılaşmamıştım: kendimle.
Tartışmalarda mat ettiğim Champeaux’lu Guillaume’la
ötekiler,
Şu mantık yoksunu, akıl yoksulu, düşkün halimi görseler
Ne derlerdi ?

Yalnızca erkekliğim olmadı beni terk eden ,
Beni seçkinleştiren ruh da harcandı gitti.
Yaşlı Anselm çok sevinirdi,
Duygularım yüzünden yerlerde süründüğümü seyretseydi
Düşürdüğüm, yitirdiğim,
Harcayıp bitirdiğim benliğimi arıyorum.
Yoksa bizzat ihanet ettiğim…mi demeliyiz?
Köşeye sıkışmış şu halimle sana önderlik edebilecek
Adam mıyım ben?
Yoo, hayır! Bırak Tanrı’nın bana bahşettiği,
Değerini bilmeden bir köşeye attığım,
Ne kaldıysa içimde, onlara döneyim yine.
Kendi hayat yolumun hendeğinde bir dilenci gibi
Eli böğründe, kalakaldım.
Hayatımın küstah günleri yanımdan dört nala geçti gitti.
Kendime daha şefkatli davranabilseydim,
Sana da biraz merhamet duyabilirdim belki.

Ama şimdi beni bana bırak
Seni sevmemi isteme sakın.
Bunu yapmamaya çalışıyorum.
O giysiyle kutsallaşan gölgeni tanrı ile ilişkime
Bıçak gibi saplayıp,
Dualarımla arama giren aşılmaz duvar olmak ister miydin?
Oysa yalnızca anıların bile görünmez engeller oluşturmaya
Yetiyordu ibadetlerimde.

İç çekişlerinle düşlerin yetmiyor mu ki sana,
Tanrı’ya edeceğim kısacık bir duayı bile çok görüyorsun?
Sonsuz huzura kavuşmamı istemez miydin,
Yoksa ani bir kargaşaya mı kapılsın ruhum?
Kimden yanasın sen?

Ellerindeyim senin, bir arp gibi, ellerindeyim.
İstediğin gibi çalabilirsin beni.
Huzurun sessiz müziği de olurum
Tutkunun, coşkunun gürültüleri de çıkar benden.
Hepsi senin elinde.

Ama selametimi istiyorsan, vazgeç benden, çekil git!
Beni seviyorsan da gösterme bana.
Bana ettiğin tüm yeminlerden azat ediyorum seni.
Git, tümüyle Tanrı’ya ada kendini.
Seni kaybedip kendimi Tanrı’da bulmak içindir artık
dualarım.

 

 

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Bu yazı AŞK HİKAYELERİ, MEKTUPLARI ** LOVE stories, letters, EDEBİYAT -Literature içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s