Behçet Çelik – Bir Roman Kahramanını Sevmek

Hiç bir roman kahramanını sevdiniz ya da nefret ettiniz mi? Onlarla gülüp ağladığınız, şöyle yapsaydı dediğiniz kahramanlarınız var mı? Sizin roman kahramanınız var mı? Varsa kim ve niçin, yoksa neden yok, yoksa kahramanlara inan mıyor musunuz! Behçet Çelik’in bu konudaki yazısını sizlerle paylaşmak isterim.

********************************************************************************

Behçet Çelik – Bir Roman Kahramanını Sevmek

Sevdiğimiz romanların kahramanlarını da her zaman sever miyiz? Bazı romanları sevdiğimiz halde kahramanlarını sevmediğimiz olur, onlara kanımız kaynamaz, ama bu özdeşlik kuramadığımızdan değildir, belki de o roman kahramanı bizi fazlasıyla yansıttığı için ona ısınamamışızdır. Aynı şekilde sevdiğimiz roman kahramanlarıyla her zaman özdeşlik kurduğumuz da söylenemez, olmak istediğimiz kişi olabilir o roman kişisi; gıpta duyduğumuz, onun gibi olmak istediğimiz için sevmişizdir.

Yerinde olmak istemediğimiz roman kahramanlarının başlarından geçenlerin anlatıldığı romanları da severiz bununla birlikte. Romancının başarısıdır bunu sağlayan. O roman kahramanının bütünlüklü çizilmiş olmasındandır; karşımızda kanlı canlı bir insan var gibidir, açmazları, soysuzlukları, küçük hesapları, sevimsizlikleri vb. özellikleri ile tanırız onu. Belki neden böyle biri olduğunu da sezeriz, tam olarak sezemediğimizde bile,bir insanın neden böyle davrandığı, hangi koşulların onu böyle biri olmaya ittiği gibi sorular sordurmuştur roman bize. Sanırım biraz da uyarılırız böylesi kahramanları tanıdıkça, bizi de bekleyen bir tehlikedir böyle biri olmak ya da böyle görülmek. İyi bir roman bizi kendimizi sorgulamaya iter, rahatsızlık duyduğumuz kahramanın nesinin bizi tedirgin ettiği sorusu üzerine düşünmek, belli belirsiz kendimiz üzerine de düşünmektir ve tabii ki insan olmak, bu gezegende bir yer kaplamak üzerine de.

Sevmediğimiz roman kahramanlarını da severiz bazen. Aynı kişi için hem sevmek hem de sevmemek fiillerini kullandığımın farkındayım. Bunu çelişkilerimizden, çelişkili yanlarımızdan söz etmek için vurgulamıyorum. Değinmek istediğim başka bir husus var: O roman kişisiyle “ilişki durumumuz” onu hangi dünyada algıladığımıza göre değişir –iyi romanların kahramanları için hemen her seferinde kullanacağımız tabirin “karmaşık” olması kaçınılmazdır belki de.

Bir roman kahramanını yaşadığımız dünyaya davet ettiğimizde ondan fazlasıyla rahatsız olabiliriz, ama onu yerleşiği olduğu dünyada, yani ait olduğu metnin içerisinde değerlendirirken durum değişir. Kimi zaman bu iki dünyayı karıştırırız, ama bu da yekten olumsuzlanması gereken bir tutum değildir. Edebi bir metin okumak bizi böylesi bir gelgite çağırır; hatta biraz daha ileri giderek altını çizeyim: Bir edebi metin bizi bu iki dünyanın geçişliliğine davet ediyor, kendimizi hangi dünyada olduğumuzu bilemez hale getiriyorsa bu hiç de kötü bir şey değildir. Edebiyatçı o yapıtında üstlendiği işin hakkını az çok verebilmiş demektir. Edebiyatın yaşadığımız dünyayı değiştirme gücü varsa –ben hayli dolaylı yollardan, tek tek her okuyucuyu değiştirmek suretiyle de olsa, böyle bir gücün varlığına inanıyorum– bunu sağlayan böylesi gelgitlerdir.

Yine de bir roman okurken elimizin altındakinin bir metin, dolayısıyla yaşadığımızdan başka bir dünya, başka bir evren olduğunu gözden kaçırmamamız gerekir. Bu farkındalığı yitirdiğimizde bir roman için “başarılı”, bir roman kişisi için “iyi” dediğimizde, nihayetinde “sevdim onu” sonucuna vardığımızda edebi bir değerlendirme yapmış olmayız. Bir romanı sevdiğimizi söylediğimizde o romanı mı, o roman kahramanının tutumunu, duruşunu mu sevdiğimiz, o kahramanın yerinde olmak mı istediğimizi, onunla arkadaşlık etmek arzusu mu duyduğumuzu birbirine karıştırıyor olabiliriz. Günümüzde çoksatar kitapların baştan çıkarıcılığı da böylesi okumalara dayanır. Roman kahramanı bir “kahraman”dır, zor işlerin altından kalkmıştır, olmayacak işlere imza atmıştır, ona hayranlık duyarız handiyse. Duyduğumuz hayranlık kimi zaman metnin zaaflarını fark etmemize engel olur.

Bir romandan aldıklarımız bunlardan ibaret değildir oysa. “Kahraman” (heroic) roman kahramanları bizi edilgenleştirir, yukarıda sözünü ettiğim, metnin dünyası ile yaşadığımız dünya arasındaki gelgitlere pek izin vermez böylesi metinler, buna zemin hazırlamaz. Roman kahramanını alıp da kendi dünyamızda değerlendirmekle yetiniyorsak, ona ilişkin yargılarımız baştan sona bizim dünyamızın ölçütleri, değer yargıları vs. ise bu gelgitin önüne set çekiliyor demektir. Aynı şekilde onu büsbütün metnin içinde bıraktığımızda da benzer bir durum söz konusu olabilir. Her iki durumda da “gel” varsa bile “git” yoktur; ya da tersi. Oysa bir roman kahramanını kendi dünyamıza çekerken aynı zamanda biz de onun yaşadığı dünyaya konuk oluyorsak öyle ya da böyle değişmemiz kaçınılmazdır – o klişeye sığınacağım, o kitabı okuduktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Yaşadığımız dünyaya, bir süreliğine konuk olduğumuz o roman kahramanının dünyasından da bakmamız kaçınılmazdır bundan sonra, yaşadığımız dünyaya yeni bir boyut eklenmiş gibidir. Aynı kişi değilizdir artık.

“Kahraman” roman kahramanları her zaman böyle bir edilgenliğe neden olmaz elbette. Ait olduğu romanın evreni içerisinde, diyelim ki epik bir anlatıda, başka şeylerin farkına varmamızı sağladığı gibi,o kahraman bizim etkin şekilde katılımımıza da vesile olabilir. Bu dünyada olmanın, insan olmanın, insan kalmanın nasıl bir kahramanlık gerektirdiğini görürüz mesela. Uzak-yakın pek bir bağlantı yoktur o metnin dünyası ile bizim dünyamız arasında, yine de o metnin içerisinde, o evrende roman kahramanının yapıp ettikleri ile bizim fani dünyada yapıp ettiklerimiz arasında bir bağlantı kurmamızı sağlayan çeşitli etmenler söz konusudur. Birincisi elbette o metnin kendisidir, metnin iç tutarlılığı mesela, ya da dilinin, söyleyişinin bizde yarattıkları, şiirselliği, masalsılığı, bunlar bizi yaşadığımız dünyadan alıp götürür, ama aynı zamanda bizim duygu ve düşünce dünyamızda da bir yerlere dokunmuştur. Okuma biçimimiz de etkilidir bunda; bir metinle karşı karşıya olduğumuzun farkında olduğumuz için bir yaşantıyı takip etmenin,  bir olay örgüsünü izlemenin ötesinde hazlar alır, duygulanır, düşüncelere dalarız. O metnin etkisi elimizden bıraktığımızda da sürer, belki yaşadığımız dünyanın bize sönük, ışıltısız gelmesine neden olur, o evren içerisindeki kahramanın trajedisi karşısında düştüğümüz dehşet duygusu sürer, neden etkilendiğimizi pek de düşünmeden, o etkiye bırakırız kendimizi çok kez.

Sevdiğim roman kahramanları ya da sevdiğim romanların kahramanları bende genellikle böylesi etkiler bırakmıştır. Hatta kiminin kurucu etkileri bile olmuş olabilir üzerimde. On sekiz yaşındayken okuduğum Aylak Adam’ı aradan on beş sene geçtikten sonra yeniden okuduğumda çok şaşırmıştım. Kendime ait sandığım birçok şeyin, kimi duyarlıkların, tepkilerin, söyleyişlerin hatta, Aylak Adam’dan bana geçmiş olabileceğini fark etmiştim.

Aylak Adam’ın başkahramanı C. ile ahbaplık etmek ister miyim bilmiyorum, ama beni çok etkilemiş başka bir romanın, Buzul Çağının Virüsü’nün kahramanı Osman’la karşılaşsam ondan pek hazzetmeyeceğimden eminim. Geçimsiz, vesveseli biridir, okuyanlar bilir. Yine de onu sevmediğim için Osman’ın benden büsbütün uzak olduğunu da sanmıyorum, aksine kimi hallerimi Osmanvari bulduğum olur bazen, zamanında fark edersem sonradan canımı sıkacak bir şeyler yapmama, söylememe engel olur bu durum, zamanında fark edememişsem bir pişmanlık dikeni batar durur hatırladıkça. Öyle ya da böyle o romanı okuduktan, roman kahramanını tanıdıktan sonra bir virüs bulaşmıştır ya da –virüs metaforunun bilişimdeki kullanımıyla– saklı bir virüs aktive olmuştur.

Osman vasıtasıyla iç dünyalarımızdaki karanlık noktaları, insan ruhunun karmaşıklığını fark etmemizi sağlayan ise romanda anlatılan yaşantılardeğil, metnin bütünüdür. Osman’ın zihnindeki karmaşayı bize sezdirenlerin başında romanın dolambaçlı dili ve roman kahramanının kendisini kâh yüceltip kâh yerin dibine batıran mizacını andıran gelgitli kurgusu gelir. Zaman, mekân ve anlatıcının ansızın değiştiği bu gelgitli kurgu bizi sürekli olarak tetikte olmaya zorlar. Kendini sorgulayıp duran, neyin doğru neyin yanlış olduğunu çözümleyemeyen, bu çözümsüzlüğe kitlenip kalmakla çözüm çabasının beyhudeliğine ikna olmak arasında salınan Osman’ıniçinde bulunduğu tetiktelik halinibu sayede derinden hissedebiliriz. Osman’ı sevmediğimiz halde Vüs’at O. Bener’in romanını sevdiren de bunlardır.

 

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Bu yazı EDEBİYAT -Literature içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s