SESLER

Akşam hafiften bastırmıştı. Sokaktan hızlı adımlarla geçen insanların sesleri gittikçe azalıyor, akşam dinginliği ortalığa yavaş yavaş yayılıyordu. Sadece oyun oynayan çocukların sesi duyuluyordu arada bir, bir de seyyar satıcıların. Ramazan’dı ve iftar yaklaşıyordu.   Ayşen’lerin evinin içi  sokağa nazaran daha kıpırtılı, daha gürültülü ve telaşlıydı. Yemek masası hızlı hızlı hazırlanırken kulaklar müezzindeydi. Dışarıdan gelen çocuk sesleri ve evlerine yetişmek için koşuşturan insanların ayak sesleri iyice azalmıştı ki, büyük bir gürültü duyuldu. Sokaktaki çocuklar hep bir ağızdan bir yandan bağırıyor “De-li, de-li, kulakları kü-pe-li, de-li, de-li” bir yandan da, yerden ne bulursa top-ladıkları taşları, kağıtları, yaprakları Ayşen’lerin evinin kapısına doğru atıyorlardı.  Ayşen’in babası Faruk bey gür sesiyle pencereden:  “-Ne oluyor bakayım orda akşam akşam?” diye kükredi. Çocuklar hep bir ağızdan “Deli, deli var amca” diyerek apartmanın kapısına doğru ellerindekini atmaya devam ediyor, bir yandan da parmaklarıyla işaret edip gülüşüyorlardı. 

Ayşen işte tam o hengamenin arasında duydu merdivenlerden gelen sesi, biri kapıya sürtünür gibiydi. “Kim o?” diye usulca seslendi, kalbi deli gibi atıyordu. O arada ses kesildi. Kapının gözetleme deliğinden baktı, kimse görünmüyordu. Holün ışığını açtı, “Esas deli olan benim belki, hangi cesaretle” diye kendine söylenerekten yavaşça kapıyı araladı. Işık arkadan geldiğinden hala karanlıktı, gözlerini kocaman açtı ama sadece hafif bir ses duyabildi; soluk soluğa bir nefes. Ne olduğunu anlayabilmek için kapıyı iyice açınca evin içine doğru biri düşüverdi. Ayşen, darmadağınık saçların altında kirden kararmış yüzdeki o korkmuş  gözleri gördü önce, irkildi. Şefkat dolu bir sesle ve sessizce “Korkma” dedi Ayşen “Korkma”… Yumuşacık, insanı teskin eden, rahatlatan bir “korkma” idi bu, Korkuyla bakan gözler sakinleşti, rahatlayıverdi adam kıvrıldığı yerde sonra iniltiyle karışık şükran dolu bir çığlık eşliğinde birden sıkı sıkı sarıldı Ayşen’in ellerine. Ayşen de korkuyla bağırdı içeriye :  “-Baba koş yetiş, burada biri var!”   

Faruk bey, olanca heybetiyle kapıda, kardeşleri Alper ile İpek, kanatları arasına sığınmış yavru ördekler gibi iki yanında, annesi Müberra Hanımsa “Aman Allahım!”  nidalarıyla salonun kenarından başını sarkıtmış, kapıya şaşkınlıkla bakarken, gürültüden iyice korkan deli kapının dibine saklanır gibi iyice sindi, bir cenin gibi kendi içine kıvrıldı. Adeta yağmurda dışarı çıkan salyangoz gibiydi, yakalanınca kendi içine sarmal dolanan. 

Mahalle halkı alışkındı deli görmeye, onlarla iç içe olmaya, ne de olsa akıl hastanesi iki sokak aşağıdaydı. Hastaneyle sokağı ayıran korunun dışında herhangi bir sınır, çit falan yoktu, zararsız olanlar serbest gezer, bir şekilde kaçarlardı dışarıya. Birbirleriyle ama birbirlerinin hayatına dokunmadan yaşar giderlerdi işte. Mahalleli alışmıştı alışmasına da, ah o çocuklar yok mu o çocuklar, bazen çok insafsız olabiliyorlardı. Sokakta gördükleri delilerin ya peşinden koşturup üstünü başını çekerler, ya da taş atar, bağırıp korkuturlardı. Onlar için sadece eğlenceydi, acımasız bir eğlence… Oysa ki dışarı çıkanlar zararsızdı, çoğu ya bir sigara bulup içebilmek için ya da hava almak için kaçardı dışarı, çocuklara tepkileri ise üstlerine doğru horoz gibi kabarıp koşmalarıyla sınırlı kalırdı. Peki öyleyse çocukları bu garibana hücum etmeye ne sevk etmişti? Sessiz ve içe kapanıklığıydı büyük ihtimalle, içine kapanık delilere pek sık rastlanmazdı  çünkü, diğer deliler insanın üstüne üstüne gelir, “-Bir sigara versene abla”,  “-beş kuruş versene abim benim,  beş kuruş sadece beş…” diyerek isteklerini söylerlerdi. (Daha fazlasını ya da eksiğini almazlardı hiç, ne dedilerse o! ) 

Hatta bir tanesi çok meşhurdu, her öğleden sonra gelir, usul usul yürür, sağına soluna dönerek elinde bir kitap varmışçasına sokakta bağıra bağıra şiir okurdu. Hep bir kadından özlemle bahsederdi şiirlerinde. Ellerini, kollarını karşısında biri varmışçasına hareket ettirir,  afilli hareketler yapar, şiiri bitince de pardösüsünü şöyle bir açıp kapar, yoluna devam ederdi. Beş, on adımdan sonra tekrar şiir başlardı “Nalan, nalan, bu dünyada aşk da yalan, sevda da yalan” deyip iç çeker, sigarasını tüttürür, yavaş yavaş yokuşu tırmanırdı. Tam yokuşun başındaydı Ayşen’lerin evi, dört yol ağzında. Hayata açılan penceresi olan balkon’da oturur, onları seyrederdi okula gitmediği zamanlarda. Şiire olan düşkünlüğü nedeniyle “Nalan”cı deliyi pek sever, böyle incelikli birinin nasıl da deli olabildiğini bir türlü aklı almazdı. 

Hastanenin şanı alıp yürümüştü. Herkes biliyordu orasının nasıl korkunç bir yer olduğunu,  akşam el ayak çekildikten sonra yapılan elektro şoklar yüzünden her gece evlerin ışıklarının sönüp durduğunu, gecenin derin sessizliğinde duyulan canhıraş “imdat” çığlıklarını, zincir seslerini…Bahçedeki özel bölümde demirli kapılar ardında çıplak duvarlara zincirlere bağlı, yerde sular içindeki yarı çıplak hastaların halini, tecavüzleri, tacizleri… “Allahım bu akşam sönmesin ışıklar, duyulmasın o çığlıklar” çok kere kulaklarını kapatırdı Ayşen.

O yüzden kapılarına sığınan bu deliden hem korkmuş, hem deona acımıştı. Babasını çağırmıştı çağırmasına ama tepkisi ne olacaktı, bilmiyordu. Sertti babası, kuralları vardı ama ne hikmetse o akşam insafa geldi “- Alın onu bakayım içeriye, hanım sen de hemen bir bardak su getir, baksana çok korkmuş, temiz bez getirin bir de elini yüzünü silelim, ferahlasın” dedi.  Zavallı deli, içi boş bir çuval gibi kendini Faruk beyin  kollarına bırakmış adeta sürüklenir vaziyette yürüyordu. Yüzü gözü silinip temizlenince ortaya 18-20 yaşlarında  bir delikanlı çıkmıştı. Evin oğlu Alper’in eşofmanlarını da giyince eski korkutucu halinden eser kalmamıştı. Bu çocuk mu deliydi?        “-Hadi bakalım, masaya bir tabak daha koyun, bu akşam iftarda bir Tanrı misafirimiz var.”  Müberra hanım tedirgindi. “-Ama bey, kimmiş, neymiş bir öğrenseydik!”  Babası yumuşatmaya çalıştığı bir ses tonuyla “-Onun da sırası gelecek, önce bir karnımızı doyuralım, kendimize gelelim, sonra oturur konuşuruz, haydi Bismillah”  

Masada bir an için delikanlıyla göz göze gelen Ayşen,  o gözlerde gördüğü korku dolu uçurumun içinde kaybolmamak için tabağına eğilirken, babası da bas bariton otoriter sesiyle ona sakin olmasını,  burada güvende olduğunu ve rahatça yemek yemesini söyledi. Aşikârane bir merakla radyoda okunan ilahilerin eşliğinde huşu içinde ve sessizce yediler yemeklerini, yemek sırasında konuşulmazdı zira. Yemek bitiminde Faruk bey, her zamanki göz kaş işaretiyle masanın toplanmasını, Ayşen’in de kahve yapmasını emretti. Ne olursa olsun rutin görevler aksatılmamalıydı. Bekleyebilirdi her şey. Neyse az şekerli köpüklü kahveler içildi, ortalık sanki bir kız çocuğu doğmuşçasına pek sessizdi… Sessizliği bozmaya cesareti olan yoktu doğrusu. Çocuklar misafirlerinin ağzının içine bakıyordu belki o başlar konuşmaya diye ama boşuna beklediler onun sesini. Bir türlü konuşmuyordu, konuşamıyordu. “Ah bir konuşsa, bir anlatsa derdini” diye iç geçirdi Ayşen… Söylemek isteyip de mi susuyordu, yoksa artık söylemek mi istemiyordu, yoksa sadece susmak mı istiyordu, belki de dilsizdi, olamaz mıydı yani!  

“-Oğlum, konuşabiliyor musun sen bakayım” diyen babasının tok sesi ile tekrar ilgisi delikanlıya döndü. Başını “evet” manasında salladı çocuk, “peki konuş o zaman” deyince de “hayır” manasında iki yana çevirdi başını . Faruk bey okuma yazma bilip bilmediğini sordu bu defa, çocuk başını “evet” dercesine salladı güçsüzce, yorulmuştu. Eliyle havada bir şeyler yazar gibi yaptı. Ayşen, hemen koşup bir kağıt kalem getirdi. Delikanlı zorlukla üzerine bir isim ve telefon numarası yazdı. Babası verilen numaradakilerle konuşurken delikanlı da bulunduğu köşede uyuklamaya başlamışdı bile. İstanbul’a yakın bir bir kasaba’dan gece yarısına yakın cümbür cemaat birkaç kişi gelince delikanlının hazin öyküsü de öğrenilmiş oldu böylece.  

Kemal’miş delikanlının adı. Üniversitede okuyormuş, Astronomi Bölümü’nde. Astronomi deyince Ayşen dikkat kesildi, o da hep bir astronot olmayı isterdi, gökyüzü, yıldızlar, uzay onun için büyülü bir masal gibiydi ama bırak astronot olmayı üniversite için bile izin vermiyordu babası. Kemal birden gözünde çok büyümüş, daha bir merak eder olmuştu onun  hikayesini. Kemal’in ana babası köylüymüş, cahilmiş, pek anlamazlarmış okumaktan falan ama gurur da duyarlarmış üniversitede bir oğulları olmasından, üstelik de köyün tek okuyanı olmasından. Kemal de çok severmiş okumayı, ne zaman köye gelse, elinde bir sürü kitap, nerde görseler haldır haldır okumakta. Bazı geceler elinde uzun bir dürbün gökyüzünü seyretmekte. Ay’a gitmekten, uzayı fethetmekten, yıldızlardan bahsetmekte önüne gelene. Derken bir gün köyde bir dilber düşüvermiş Kemal’in gönlüne. Saçları belik belik, beline dek inik, kumral mı kumral, yeşil gözlü bir ahu, anasına sorsan çingen kızı, ama Kemal için peri padişahının kızı. Balkız’mış adı. Balkız da sevmiş onu sevmesine de ama kızı Kemal’e vermemişler, ailesi desen fakir,     Kemal desen iler tutar bir işi yok,       ne okuduğu belirsiz, deli deli konuşmakta ortalık yerde, “bundan ne adam, ne de sana koca olur” deyip verivermiş Balkız’ı babası, kasabadan zengin bir manifaturacıya. Kemal’in aşkı çakılı bir çivi gibi kala kalmış kalbinde. Böylece  kara sevda’ya tutulmuş Kemal. 

Anlatılanları şaşkınlık içinde dinleyen Ayşen “Ne var ki bunda, kara sevdanın nesi kötü?” diye soracak oldu ama babasının azarlayıcı sert bakışları karşısında lafını yarım bırakmak zorunda kaldı. Büyükler hele de erkekler varken  haddine mi düşmüştü konuşmak, hele hele fikir yürütmek, soru sormak…Annesi de kaç kere tembihlemişti üstelik, kadın milletine laf düşmezdi. Sustu. Amcasının anlattığına göre Kemal içini yakan kara sevdasından dolayı ortalıkta mecnun gibi dolaşıp Balkız diye gözyaşı döküp bir yandan da uzay, gökyüzü, yıldızlar diye sayık-larken köy halkı ve babası onun kafayı üşüttüğüne karar vermişler, önce  özel bir kliniğe götürmüşler, ama paraları yetmeyince sonunda Akıl Hastahanesine kapatmışlar. Kemal’in cahil babası “eti sizin, kemiği benim” misali bırakıp gidivermiş oğlunu, bir daha da ne aramış, ne de sormuş. Anlatamamış Kemal acılarını, dertlerini, aşkını. Büyüklere karşı gelmek kimin haddine. Böylece Kemal hayata iyice küsmüş,  iyice suskunlaşmış. Anlamamışlar Kemal’in acılarını, kayıplarını, “Unut” demişler ona “Balkız’ı unut”. “Tutamayacağım sözler vermektense susarım öyleyse” demiş Kemal de ve sonrasında susmuş, susmuş, hep susmuş… Bir daha da hiç konuşmamış…Susmalara yatmış!  

“İnsan küstüğünde mi susardı, yoksa vazgeçtiğinde mi? Hiç umudu kalmadığında mı yoksa! Söylemek isteyip de mi susuyordu, yoksa artık söylemek mi istemiyordu?” Ayşen ne zaman konuşmak istese içine konuşuyordu, kavgalarını içinde yapıyor, dışarıya hiçbir şey yansıtmıyordu, öyle ustalaşmıştı ki   bu iç konuşmalarda artık kimse yüzünden bir şey anlayamıyordu. İçinde yükselen sesi susturdu, bir yudum su gibi içine yuttu. 

Derken gitme vakti geldi, amcası arabaya gitmek için koluna girip desteklerken Kemal’i, bir yandan da aileye teşekkür ediyordu mahçupca. Mahçup çünkü utanılan bir sırrı istemeyerek de olsa paylaşmak zorunda kalmıştı. Mahçupdu çünkü ne babasının ne de kendilerinin bir kere bile arayıp sormadığı yeğenine bu hiç tanımadıkları insanlar kucak açmış, insanlık göstermişlerdi. “-Size şükran borçluyuz, lütfen ileride ziyaretimize gelin, hem Kemal’i de görürsünüz” demişlerdi giderken. Köye götüreceklerdi  Kemal’i.  

-Bu akşamki kısmetimiz de buymuş”  dedi Müberra hanım ayaklarını sürüyerek içeriye girerken. Faruk beyse sessizce kapıyı kapattı. Karmaşa ve kaos’ un sesi dışarıda kalmış, huzur ve sessizlik korunmuştu yine. İçleri biraz buruk, biraz huzurlu değişik duygularla yatmışlardı geceye. Sabahın erken saatlerinde telefonun sesiyle uyandılar: “-Abi, çocuk fenalaştı, zaptedemiyoruz, ne yapalım, siz hastaneye yakınsınız haber verebilir misiniz?” Telefonlar edilmiş, ambülans gönderilmiş, Kemal tekrar hastaneye getirilmişti. 

Ne olmuştu da o sakin çocuk komaya girmişti? Meğer akıl hastanesinde yatırılanlara her gün iki iğne yapı-lırmış, sabah ve akşam olmak üzere…Biri yapılıp, diğeri yapılmazsa hasta krize girermiş. Bakın çocuk akıllı biri, üniversitede okuyor, kara sevdaya tutulmuş, ailesi cahil, fizik, uzay, yıldızlar falan konuşunca delirdi zannetmişler.”   Bütün aile bir ağızdan olayı açıklamaya ve Kemal’in serbest kalmasını sağlamaya çalışıyordu ki doktor sözlerini kesti. Üzülerek hastayı bırakamayacaklarını ve hastanın babasının kesin talimat verdiğini ekledi.  “Ayrıca bu halde bırakırsak ölür, iğnelerin yan etkileri çok ağır, hangi hastaneye giderse gitsin akıl hastanesinden kaçtığını anlarlar, ilacımız özel çünkü” diye de ekledi. “Hem yatarsa onun yararına, sonuçta karasevda denilen şey de bir tür psikolojik hastalık, iyileşme şansı çok yüksek ama tedavi edilmezse insanı intihara bile sürükler, o yüzden tedavi edilmesi şart, biz burada onu iyi ederiz” diye sözünü bitirdi. 

“Peki nasıl da bırakıp gideceklerdi Kemal’i orada?”  Ayşen canından can kopuyormuş gibi titredi, ökseye tutulmuş bir kuş gibi kendi içinde çırpınıyordu. “Yalan söylüyorsunuz, yalan, biz bilmiyor muyuz sizin hastalara neler yaptığınızı!” diye bağırmak istedi, sesi çıkmadı, sustu, başını önüne eğdi, olduğu yerde kalakaldı. Gene içine içine haykırdı.. “Şimdi o çığlıklara Kemal’in de mi sesi karışacaktı?”

Gözlerinin içine yalvaran gözlerle bakan Kemal’e bakamadı Ayşen… Dilinin ucuna gelen kelimeleri yutkundu. Utançla başını önüne eğerek yanında getirdiği kitapları yatağının üzerine usulca bıraktı.        “-Bu kitapları oku, bitirdiğinde yenisini getiririm istersen” Kemal uzandı, elini tuttu birden, sessizdi gene, ama gözleri anlatıyordu her şeyi, şükran doluydu. “Astronomi okuyormusun, kızım da çok sever, hep yıldızlara gitmek ister” dedi Faruk bey kızına ters ters bakarak. Ayşen babasının övüyor mu, uyarıyor mu meçhul sözlerinden tedirgin, en çok da bakışlarından korkarak elini yavaşça çekerken, “-Söz her hafta ziyarete geleceğiz” dedi ve Faruk bey’e dönüp “Geliriz değil mi baba?” diye ekledi korka korka.  Cevabını beklemedi bile, bir daha gelemeye-ceğini biliyordu. 

“Gitmeyin, ne olur beni yalnız bırakmayın” Kemal içinden çığlık çığlığa bağırıyordu ama onu duyan yoktu Ayşen’den başka, bunu biliyordu. Ayşen’se gözleri yerde susa kaldı Kemal’in kapısının eşiğinde. Son kez Kemal’e baktı, hüzünle. Onun sessiz çığlığını duyuyor ama seslen-diremiyordu. “Konuşmamakta hak-lısın belki de. Yapamayacağı sözler vermenin ne anlamı var ki” 

“Ama ben susmayacağım. Biliyo-rum artık, kayıp sesler aslında duyulmak istiyor. Sesini kaybet-meyenlere ihtiyacı var onların. Ama önce kendi sesimi bulmam gerek” dedi içinden. Başarabilir   miydi bilmiyordu ama deneyecek       ve ne olursa olsun kaybolmuş seslerin peşinde olacaktı, artık bunu biliyor-du. 

Reklamlar

About Ayşen Cumhur Özkaya

Ruhu Sanatçı Gönlü İnançlı Hali Hüzünlü Şefkatli Romantik Her daim Duygusal Hayalci Melankolik Karşılıksız Seven Çocuk Kalpli İlahi Aşka Aşık biri
Bu yazı GENEL ** General içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s