Bir pandemidir almış başını gidiyor. Hem de dört nala. Nereye gittiğiyse meçhul. Cem Karaca’nın Bindik bir alamete, gedeyoz gıyamete, Amanieyynnşarkısındaki gibiyiz… Hem ağlayıp, hem oynuyoruz. Kısır bir döngünün içinde ha babam, de babam debelenip duruyoruz. Bir yere doğru gidiyoruz gitmesine de bizi o kıyamete götürmek isteyenler kimler onu bir türlü çözemiyoruz. Cennet gibi olduğunun farkına varamadığımız dünyamızda bir karmaşadır sürüp gidiyor.

Yaşadığımız dünya, eski, bildiğimiz, alıştığımız dünya değil artık. Her gün yeni bir kısıtlama, zorlama, yasakla karşı karşıyayız. Bizler ki yasağa alerjisi olanlar, bizler ki hür yaşayanlar gözle görmediğimiz, bilmediğimiz, şeytani güçlerin oyunu olduğuna inandığımız bir virüs tehtidinin karşısında elimiz kolumuz bağlı bekliyoruz. Bekliyoruz ama yaşamdan vaz geçmeden. Bekliyoruz ama umudumuzu yitirmeden. Ve beklerken direniyoruz bize dayatılana, zorlamalara, baskılara.

Kapılar üstümüze kapandıkça açtık ruhumuzu özgürce gökyüzüne, kapatanlara inat. Hayat bizi şöyle bir silkeledi, kendimize getirir gibi oldu. Öncelikle insanların bozduğu doğa’nın yeniden resetlenmesi gerekiyordu, bu biraz da olsa gerçekleşti. İnsanoğlu’nun müdahale etmediği, edemediği bir süreçte doğa biraz da olsa kendini yeniledi, ağaçlar, ormanlar daha bir tazelendi, hayvanlar bir zamanlar kendilerine ait olan kara parçalarında, denizlerde, gökyüzünde özgürce yaşamanın keyfini sürdüler. Yaratan, kendini dünyanın efendisi zanneden bizlere de ufak bir latife yaptı ve Şöyle bir kendinize gelin efendiler! diyerek topu bize attı. İnsanın kendi üzerinde düşünebilmesi, kendi yaratıcılığını ortaya çıkarabilmesi, üreticiliğini ortaya koyabilmesi, içinde doğuştan var olan yaratıcı ruhu özgür kılabilmesi için belki de pandemi molası gerekliydi insana. Yaşadığı korku ve içeri tıkılmışlık hissine rağmen, hasretle andığı ama zamanın ritmi içerisinde farketmeden gerilerde bıraktığı o eski mutlu günlerdeki yaşama dönmeye çabaladı, tarhanalar yaptı, turşular, konserveler kurdu. Komşuluk ilişkilerini camdan cama da olsa tekrar canlandırdı.

Hızla geçen zaman içerisinde kendini unutan, kaybeden hatta kendine yabancılaşan insanoğlu böylece kendine döndü ve içindeki özü farketti, kendini keşfetti ve beklenenin aksine daha da güçlendi. Yasaklarla dalgasını sanata sarılarak aşmaya, hayata tutunmaya çalıştı. Sosyal medyanın da gücüyle bu dayanışma sınırları aştı, evlerimizin içine kadar girdi, içinde bir parça umut olan herkes bu dayanışmaya can-ı gönülden katıldı, ortaya inanılmaz yetenekte eserler çıktı. Hepsini gördük, izledik, umudumuzu taze tuttuk, kah güldük, kah hüzünlendik ama hep dik durduk. Bu şimdiye kadar görülmüş en büyük dayanışmaydı belki de.

PANDEMİ’DE M A S K E VE MASKE’NİN YOL HARİTASI

Pandemi’de zorunlu kullanmak zorunda kaldığımız “maske”den bahsetmek istiyorum şimdi sizlere. Sanatçılara esin kaynağı olmuş, fetiş ile maske satan dükkanların açılmasına yol açmış, merak uyandıran bir nesne olan maske; en genel anlamıyla “yüze takılan yapma bir yüz”dür.

Kelt dilinde mask, İtalyanca’da maschera, İspanyolca’da mascara ve Fransızca’da masqué olan kelimenin kökeni; Latince’de hayalet anlamına gelen mascus (masca) kelimesinden gelmektedir. Arapça’daki maskara kelimesi ise kostüm giymiş kişi ve soytarı anlamlarına gelmektedir. Kelime Türkçe’ye, Fransızca masqué kelimesinden geçmiştir.

Sözen ve Tanyeli’nin Sanat Kavramları ve Terimleri Sözlüğü’nde aktardıkları gibi yüze takılan insan, hayvan ya da düşsel yaratık suratı biçimindeki nesne’dir maske. Ayrıca maske ilk görüşte insanı etkileyen, gizlilik hissi uyandıran bir nesne’dir.” Bu açıdan bakıldığında, maskeler, kullanım amaçlarına göre çeşitlilik göstermektedir : kimliği gizleme amaçlı, büyü ya da kutsal amaçlı, korunma amaçlı, korkutma amaçlı, süslenme amaçlı, kışkırtma amaçlı, haz amaçlı.

Maske bir buluş değildir. Kültürden kültüre değiştiğine kuşku bulunmamakla birlikte, bazı özellikleri hep aynı kalmaktadır. Maskelerin her zaman insan yüzünü temsil ettiği söylenmese de, insan yüzünü örtmek, yüzün yerini tutmak ya da bir biçimde yerini almak için yapıldıklarından, hemen hepsi insan yüzüyle bağlantılıdırlar. Ortaçağ uzmanı, Antropolog Prof. René Girard böyle tanımlıyor maskeyi.

Maske insanlığın doğuşu kadar eskidir. İnsanların korunma içgüdüsüyle birlikte ortaya çıkan maske, doğa şartları ve dış tehlikelerden kendilerini korumak amacıyla insanların kendilerini gizleme çabalarından doğmuştur denilebilir. Önceleri yüzleri boyama biçiminde gerçekleştirilen bu eylem, zamanla yerini doğal malzemelerle yüzleri örtme biçimine dönüşmüştür. O zamanlar maske yiyeceğin sağlanması yani avın kolay yakalanabilmesi amacıyla kullanılırken zamanla dini ayinlerde ve toplumsal törenlerde kullanıla kullanılan günlük yaşamdaki yerini sağlamlaştırmıştır.

Araştırmalar, insanların mağara çağından beri maske kullandıklarını gösteriyor. Fransa’da 30.000 yıl öncesine ait bir mağaranın duvarında, aslan başlı maskeli insan figürüne rastlanmıştır. Ayrıca Avustralya, Afrika, Sibirya ve Güney Batı Amerika’da da kayaların üstüne kazılmış maskeli insan figürleri bulunmuştur. İlk insanlar avlarını yakalamak için ve doğa ile mücadele etmek için maske kullanarak, avcıyı, avlayacağı hayvan kılığına dönüştürmüştür.

Arkeolojik kazılarda, İsrail’de Ölü Deniz yakınlarındaki Judean Çölü’ndeki bir uçurumun üzerinde ve Sodom Dağı’nın hemen kuzeybatısındaki Nahal Hemar mağarasında 12 parça halinde bulunan ve 11 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen en eski maske ise kireç taşından oyulmuş olup birleştirilmiş şekilde İsrail Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir. Bildiğimiz diğer en eski maske örnekleri ise, M.Ö. 9000-7000 yıllarına, yani Neolitik Döneme aittir. Kötü ruhları kovmak amacıyla yapıldığı düşünülen bu maskeler, taştan oyulmuş ya da pişirilmiş kilden yapılmıştır.

Bazı dinlerde ise maske takanın, maskenin temsil ettiği güce kavuşacağına inanılırdı. Örneğin bir leopar maskesi takan insan, leopar kadar güçlü olacağına inanırdı. Afrika ve Güney Amerika uygarlıklarında dini ayinlerde, ölüler gününde kullanılan maskelerden, Mısır uygarlığındaki maskelere ordan da günümüze kadar bir çok evreden geçmiştir maske.

Genel anlamıyla, maskeler aynı gibi gözükseler de, dünyanın birçok yerinde maskelere farklı işlevler yüklenmiştir. Dünya geneline bakıldığında maskenin en çok kullanımı Afrika kıtasında görülmektedir.

Geçmişi Paleotik çağlara kadar izlenebilen Afrika Maskesi‘nde yaşayan bir yan, bir ruh vardır. Örneğin maskeler, öbür dünyayla iletişimi sağlayan araçlardır. Bunun nedeni ise Animizm * dinine inanmalarıdır. Sanatlarında yüce ruhların, atalarının, tanrılarının ruhlarını yaşatırlar. Ekin ve hasat döneminde yapılan törenler, tapınağın açılması, kabile gençlerinin topluma katılma törenleri, evlenme ve cenaze törenleri gibi zamanlarda maskeler kullanılırdı. Böylelikle ataları ve tanrıların yardımı ile tören kutsallaşırdı Afrika’da maske yapımında kullanılan malzemeler, genellikle ahşaptır.    

Afrikada maske sanatının önemli bir kısmını Mısır oluşturmaktadır. Eski Mısır geleneğine göre; ölüm maskeleri, ölüleri öteki hayatta da yaşatabilmek için yapılmış, düşmandan ve kötü ruhlardan korunmak için maskelerden medet ummuşlardır. Hastalığın, kötü ruhtan kaynaklandığı ve maske takılırsa kötü ruhun kişiyi tanıyamayacağına inanılmıştı. Mısır sanatında maskelerin tümü dini amaca hizmet etmek için yapılmıştır. Maskenin kullanılmasındaki amaç, yüzün maskelenmesi ve gizlenmesi degildir. Maske, kullanıcının tanrılık niteliğini yüceltme ve yükseltmesinde bir araç görevi görürdü. Kişinin tanrılık niteliğine ulaşmasında, araç olarak maskenin kullanılması; hastalık tehdidi, kaza tehlikesi, ölümden sonra geçilecek tehlikeli geçit gibi, insani korkulara direnç gösterebilmesini sağlardı. Mısır Maske Sanatındaki en büyük farklılık, maske üretilirken sınıf farkı gözetilmesidir. Mumya maskeleri önemli kişiler için yapılıyorsa, malzeme olarak gümüş ya da altın kullanılırdı. Eğer kişi önemsiz, yani halktan bir kişi ise, alçı ve bez karışımlı maske malzemeleri seçilirdi.

Afrika Maske Sanatında görülen yapısal ve işlevsel birçok özellik Amerika kıtasındaki maske sanatları ile benzerlik gösterir. Böylelikle maske sanatının ikinci önemli bölgesini Amerika kıtası oluşturmaktadır. Kuzey Amerika Tarihinde, var olduğu bilinen her Yerli Kabile, bazı ritüel veya törensel amaçlarla maskeler kullanmıştır. Afrika, Okyanusya ve Kızılderili kabileleri maskeleri sosyal ve dini yaşamın önemli bir parçası olarak görüyorlardı. Bazı maskeler başın ve yüzün üzerine yerleştirilirken, diğerleri basitçe yüze boyandı ve diğer süslemeler ve süslemeler eklendiği yerde baş veya saça yapıldı.

Kuzey Amerika yerlileri, yani Kızılderililer’de de maske kullanımı çeşitlilik gösterir. Kızılderili maskelerinde; renkli tüylerin, boyalı yüzlerinin arkasında kendilerine özgü bir dinleri, dansları, müzikleri, sanat ve kültürlerinin olduğu bilinmektedir. Kızılderililerde sanat, her toplumda olduğu gibi, toplum yaşantısının, düşünce tarzlarının, din ve inançların, gelenek ve göreneklerinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Maske sanatı, diğer sanat dalları arasında, en eskilerden biridir. Kızılderili toplumunun ilk inançlarının ortaya çıkışıyla birlikte, maske kullanılmaya başlanmıştır. Dinsel amaçla yaptıkları bu sanat eserlerinde doğayı taklit edip, doğadan esinlenmektedirler.

Daha iyi bilinen bazı maskeler, özellikle çok gizli ve anlaşılması zor False Face SocietySahte Yüz Derneği“ne ait olanlar,adına Iroquois denilen ve esas olarak güney Ontario ve Quebec’te ve kuzey New York Eyaleti’nde yaşayan altı Kuzey Amerika halkından (Mohawk, Oneida, Seneca, Onondaga, Cayuga ve Tuscarora) oluşan eski bir konfederasyonun üyeleri tarafından yapılırdı. False Face Society’ye katılabilmek için bu kişilerin rüyasında iyileştirici bir maske tasavvur etmesi ve sonra onu gördüğü gibi yapması veya yaratması gerektiği gerekmekteydi. Bunlar tahta ve mısır kabuğundan yapılırdı. Bu başarıldıktan sonra, kişinin Dernek törenlerine katılmasına izin verilirdi.

Booger Maskesi : Cherokee‘lerin; Avrupalıların anavatanlarına gelişinin tasviri olan Booger Dance‘ı sırasında hikaye anlatmak için giydikleri, kabaklardan yapılmış ve ceviz kabuğu veya odun kömürü boyası ile boyanmış maske. Booger Maske sanatı, Cherokee’lerin, anavatanlarından zorla geleneksel materyallerinin bulunmadığı Oklahoma’ya götürüldüğünde ciddi bir düşüşe geçti.

Bazı Kuzeybatı Kıyısı kabileleri, sedirden yapılan ve anlattıkları hikayenin önemli bir noktasında açılabilen iki maske kullanırlardı, ikinci maske ilk maskenin içine oyulmuş olurdu. Hopi ve Pueblo kabileleri tahta Kachina Maskelerini oyup boyadılar. Kachina, mahsulleri, havayı, sağlığı ve yaşamın diğer tüm yönlerini kontrol eden ruhların sembolüydü. Kachina aynı zamanda Hopiler tarafından çok değer verilen atalarının sembolleriydi. Bilinen beş yüzden fazla bireysel Kachina vardır.

Kachina daha çok Kachina bebekleri şeklinde bilinir. Her bebeğin kendine özgü işaretleri, renkleri ve dekorasyonu vardır ve çoğunlukla kış ve yaz gündönümü törenlerinde kullanılır. Genellikle Cottonwood ağaçlarından oyulurlar ve uzunlukları bir inç ila bir ayak arasında değişir. Kokopelli, Kachina’nın en popüler ve en iyi tanınanıdır. Kokopelli, süslediği evlere şans, sağlık ve mutluluk getirdiğine inanılan ve aynı zamanda Kachina oymacılığı hocası olarak da tanınan kambur destekli bir flütçüdür.

Apaçiler ve Navajolar tören maskelerini yapmak için deri kullandılar. Ancak hepsinin ortak noktası, yaratıcıları için bir tür tören amacına sahip olmalarıydı. Alaska Yup’ik kabilelerinin ise en dekoratif ve parlak renkli maskeleri yaptıkları biliniyor. Tahta, deri, postlar, kemikler, deniz kabukları veya mevcut olabilecek her türlü malzemeyi kullanmışlardır. Maskeleri boyamak için bitkilerden, hayvanlardan, topraktan ve diğer malzemelerden lekeler ve boyalar kullanıldı, bazıları kan, kömür ve idrar gibi oldukça garip kombinasyonlardan faydalanıyorlardı

Misyonerlerin gelişiyle Kızılderililer arasında maske yapımı ve kullanımı değişime uğradı. Dinsiz ritüeller olarak adlandırılan törenler kınandı ve 1920’lerde maske kullanımı fiilen ortadan kaldırılırdı. O günlerden geriye 2.000 maske kaldığı bilinmekte.

Bir de Kızılderili şamanlar tarafından giyilen Medicine Hats “Şifacı şapkaları” vardı ki onlar tam yüz maskeleri olmasa da, kabileler boyunca birçok şaman ve şifacı tarafından da giyildi. Genellikle dört yönü ve ay ruhlarını temsil eden bir haç ve hilal ile süslenmişlerdi ve Dört Rüzgar‘ı veya Doğu, Batı, Güney ve Kuzey‘i tasvir eden siyah, mavi, sarı ve beyaza boyanmışlardı. Genellikle Kartal tüyleri, turkuaz mücevherler, boncuklar, deniz kabukları, geyik kürkü ve tanga ve sarı polen gibi şeylerle süslenirlerdi. Bunlardan Nepcetat maskesi, Şaman tarafından ölümü tahmin etmek için takılırdı. Tam anlamıyla Şamanın yüzüne yapışan maske, ritüel sırasında şamanın yüzünden düşmezse dua edilen kişinin iyileşip yaşayacağı anlamına gelirdi. Düşmesi ise kişinin ölmek üzere olduğu anlamına gelirdi.

Ayılar, kurtlar, bufalo ve su samuru gibi hayvanların görüntülerine benzemek için yaratılan ve hayvan ruhlarını yatıştırmak için kullanılan maskeler de vardı. Avın verimli olmasını sağlamak için avdan önce yapılan dans törenlerinde sıklıkla giyilirdi. Bu, filler, koçlar, timsahlar ve antiloplar gibi güç hayvanlarının sembollerinin tasvir edildiği Afrika kabile geleneklerinde de görülür. (Ayı Maskesi : Kuzey Batı Kıyısı Kızılderili Ayı Maskesi, Cree Kabilesinden ünlü oymacı Elton La Fountaine tarafından oyulmuştur.)

Amerika deyince Kızılderililerden sonra akla gelen Maya, Aztek ve İnka uygarlıkları Amerika kıtasında kurulan ilk medeniyetler arasında yer alıyor. Aztek ve Maya medeniyetleri Orta Amerika’da, İnka medeniyeti ise Güney Amerika’da kök salmış uygarlıklardandır. Mayalar, Guatemala, Honduras, Belize ve Meksika’da ortaya çıktılar. Kuruluşları 3000 yıl öncesine dayanıyor. Başta Yucatan adasında olmak üzere Meksika’nın güneydoğu bölgesindeki en gelişmiş uygarlık olarak biliniyor. Aztekler 14-16. yüzyıllar arasında Meksika’nın kuzeyini kontrol ettiler. Şehirde kanallar inşa edip kano ulaşımı sağladıkları için İspanyollar şehre ilk geldiğince buraya Yeni Dünya’nın Venediki dediler. Savaşçı bir toplum olarak tanındılar, tanrılarına sundukları kurbanlarla hatırlanıyorlar. Kıtlık dönemlerinde 10.000’e yakın esiri bu sebeple öldürdükleri bilgisi de tarih sayfalarında yer alıyor. Ekvador, Peru, Bolivya ve Kuzey Şili topraklarına yayılan İnkalar, Aztekler gibi İspanyol sömürgesi tarafından ortadan kaldırılan ilk medeniyetler arasında yer alıyor. Yazı kullanmamış bir uygarlık oldukları için günümüze ulaşan bilgi oldukça kısıtlı.

Eski Türkler’de de maske geleneğini görürüz. Şaman (Kam)’lar tarafından doğayı idare eden ruhlar ve tanrıların merhametini kazanmak, onlara hoş görünmek için yapılan ritüel ve ayinlerde, ayini yöneten şaman, bağlama uygun maske ve başlık takmaktadır. Bu maskeler tahta, hayvan derisi ve çeşitli metallerden hazırlanmakta, üzerlerine çeşitli motifler yapılmakta ve bazı aksesuarlar monte edilmektedir. Hakas veya Yakut şamanlarının ayinde taktığı maskelerin onun kişiliğine bürüneceği hayvan veya varlığı sembolize ettiği bilinmektedir.

Sibirya, Altay ve özellikle Yenisey bölgelerinde yapılan bilimsel araştırmalar neticesinde çok sayıda maske, büst, kukla ve kayalar üzerine yapılmış maske ve maskeli hayvan figürlü resimler bulunmuşturGömü maske ve büstleri olarak adlandırılan maskeler ise birkaç yılda yapılan, büyük ve nihai gömüye kadar bekletilen cesetlerin kafataslarına uygulanmıştır. I-VI. asırlarda Güney Sibirya’daki Türk boylarına, Yenisey Kırgızlarına ait mezarlıklarda vefat eden insanı temsilen koyulan mankenin / tulun yüzü alçı taşından yapılmış maske ile kapatıldığı ve bazı maskelerin üzerinde vefat eden şahsı yansıtan dövme usulüyle yapılmış insan resimleri de bulunduğu görülmüştür. Bu maskelerin Babalar kültü‘nü yansıttığını düşünmektedir. Bu maskelerin bazıları vefat eden şahısın yüzünden çıkarılmıştır. Maskelerin üzerine mavi ve kırmızı boya ile alnına, çehresine çizimler / dövmeler yapılmıştır. Bazı mezarlıklardaki mankenlerde, hatta aynı mezarlığa yerleştirilen mankenlerin bazılarında maskelerin olmadığı; bunların da sıradan insanlara, kölelere ait olduğunu düşünmektedir. Buna göre mankenine maskenin konulması insanlar için onurlu bir işti. Yenisey’deki KANMIILDIG-HOVU (E 62) Yazıtı‘nda ifade edilerek, büyük ihtimalle uzakta vefat eden bu kişi için dikilen yazıtta “ebedi taşı“nın olmadığı, onun öldüğü yerde anıtının dikilmediği ve “yalın yüzlü” yani yüzüne maske konulmadan gömüldüğü anlatılmaktadır.

Dünyanın her yerinde bu tip maskelerin olduğu görülmektedir.

Mısırlılar, Asurlular, Çinliler, Hintliler, Sibirya halkları arasında yaygın olarak kullanılan cenaze maskelerinden Yunanistan‘daki Mycenae‘de bulunan Agamemnon‘un maskesi altından yapılmıştır. Yine antik Yunandan kalan, orijini bilinmeyen bir Bottiaean kralının eşi ve baş rahibesine ait mask da altın’dandır.

Eski Yunan’da tiyatronun ortaya çıkışı ile birlikte maske, tiyatro sahnelerinde, farklı karakterlere hayat vermek için kullanılmıştır. Maskeler bir öyküde anlatılmak istenen canlıyı tarif edebilmenin en iyi yolu olarak kabul edilmiştir. Tiyatronun ilk izleri bu maskeli gösterilerde görülür. On beş bin, yirmi bin kişilik tiyatronun arka sıralarından da görülebilmesi için maskeler oyuncunun yüzünden büyük , ağız kısmı da oyuncunun sesini büyütebileceği bir megafon biçiminde yapılmış olduğu için büyük ve açık olurdu. Bez, tahta, mantar gibi materyallerden yapılırdı.

Şamanlar, ölüm maskeleri, tiyatro maskeleri derken maske sonunda “kadın“ların yüzüne yerleştirilmiştir. 16. ve 18. yüzyıl Avrupa’sına bakarsak orada da öncelikle “MORETTA” ve “VİZARD” maskelerini görürüz. Moretta bir Venedik maskesidir ve Vizard bir Fransız maskesidir. O zamanlar beyaz ten’li olmak, kadının güneş görmediğini yani hiç dışarı çıkmadığını bu yüzden ideal eş olduğunu gösterirmiş. Beyaz ten‘in ayrıca zenginlik göstergesi olduğu düşünülen bu zamanlarda, beyaz tenin kalıcılığını sağlamak ve ciltlerini korumak isteyen bayanlar tarafından dışarı çıktıklarında kullandıkları ve korkunç bir görünüme büründükleri siyah, kadife veya deriden, oval maskeler vardı. Özellikle seyahat eden bayanlar arasında popülerdi. Vizard, bir tutturma ile başa tutturulmamıştı, bunun yerine kullanıcı, maskenin iç kısmına dişlerinin arasına tutturulmuş bir boncuğu tutuyordu. Venedik’te vizör, ağız deliği olmayan bir tasarıma, yani Moretta‘ya dönüşmüş ve boncuk yerine dişler arasında bir düğme ile tutulmuş. Maskenin konuşmayı engellemesi kasıtlıydı, maskeli bir kadının gizemini daha da yükseltmeyi amaçlıyordu. “la servetta muta

İngiltere, Galler ve İskoçya’da ise, 16. ve 17. yüzyılda, dedikodu yapan ve büyücülükle ilgilenen kadınları cezalandırmak için takılan maskeler vardı ki onlara da Azarlama Maskeleri deniyordu.

Maske, 17. yüzyıl’da Avrupa’da ortalığı kırıp geçiren “Kara Ölüm” olarak bilinen Veba salgını sırasında da ortaya çıkar. Veba kurbanlarını inceleyen doktorların, karanlık tonlara bürünmüş bir kostüm eşliğinde taktıkları kuş gagasını andıran bir burna sahip uzun maskeler belki veba’dan da korkunç gelmiştir insanlara. Kostümün yaratıcısı olarak; 17 yüzyılda bir çok hanedanın tıbbi ihtiyacını karşılayan Charles de Lorme kabul ediliyor. 

Lorme Kostümü;  kokulu balmumu gömlek üzerine giyilen, ayağa kadar uzanan bir palto ile, keçi derisinden geniş kenarlı bir şapka, eldiven, dizlikli çizme ve maskeden oluşuyordu. Maske, gözde bulunan cam çerçeve ve doktorun burnuna kadar uzanan, eğik, kuşun gagasını andıran ve kayışlarla kafaya tutturulan bir aparattı. Maskede iki küçük burun deliği bulunurdu ve aromalı, tatlı ya da sert kokularla dolu, solunum aygıtı görevi gören gagada tatlı ya da sert kokularla dolu kurutulmuş çiçekler (güller, karanfiller, genelde lavanta), otlar (min otu), baharatlar, kafur ya da sirkeli bir takım eşyalar bulunurdu. Maskenin amacı, kötü kokulardan doktoru korumaktı. Geniş çaplı şapkaları uzmanlıklarının belirtisiydi. Ayrıca ellerinde birer sopa taşırlardı. Bu sopalar hastalara dokunmadan dikkat edilmesi gereken bölgeleri göstermek, insanları uzak tutmak, hastaların kıyafetlerine dokunmadan çıkartmak ve hastanın nabzını ölçmek amacıyla kullanılıyordu.

Jeon-Jacpues Magnet tarafından, bu maske ve kostümün 1636-1637 yıllarındaki veba salgını sırasında Nijmegen‘de bulunan doktorlar tarafından da giyildiğini açıklanmıştır. Cübbeleri, şapkaları ve eldivenleri Fas derisinden yapılmıştır. Bu maske ve kostüm aynı zamanda 1656 yılında Roma‘da ve Napoli‘deki salgın zamanında da veba doktorları tarafından giyilmiştir. Commedia Dell’Arte adlı komedyada, kendine özgür bir vea doktoru maskesi giyen II. Medico della Peste “Veba Doktoru” adlı karakterle özleşmiş ve Venedik Festivallerinde beyaz, oyuklu bir gaga ve camla kaplı göz çerçevesi şeklinde bir maskeye dönüşmüştür. Böylesine acı bir pandemide kullanılan maskenin, ilerki yıllarda İtalya’da festivallerde kullanılır hale gelmesi de ironiktir.

1842 ile 1929 yılları Avustralya’sındaki ağır ceza hapishanelerinde kullanılan maske ise azılı mahkumlar için kullanılmış.  23 saati hücrelerinde geçirip sadece bir saat hücre dışına çıkabilen mahkumlar, bu süre içinde Calico Hood denilen bu maskeyi takmak zorunda kalıyorlarmış. Bu maskelerin 1866 yılında Pulaski, Tennessee’de sosyal bir kulüp olarak kurulan ve sonrasında Amerikan tarihinin en acımasız, en gaddar nefret gruplarından biri olan Klu Klux Klan’ın maskeleriyle örtüşmesi de ilgi çekici. Bu arada dünyanın en eski dalma kostümlerinden biri olan Wanna Herra‘nın da başlığına ne kadar benziyorlar değil mi?

Roma İmparatorluğu döneminde savaşan bir asker türü olan Murmillio’ların kafalarını korumak için kullandıkları Gladiyatör Maskeleri’ni, Uzakdoğu’da kullanılan ve Mempo adı verilen Samuray maskelerini de filmlerden bilirsiniz.

Çok korkutucular değil mi? Amaç da bu zaten. Korku demişken, 1900’lü yıllarda ortaya çıkan Cadılar Bayramı maskelerini de unutmayalım. Cadılar Bayramı; Anglosakson dünyasında ve başlıca Batılı ülkelerde “Halloween” olarak adlandırılır. Aslında Samhain olarak bilinen kadim Kelt Festivaline dayanır. Bu sözcük All Hallow’s Eve (Azizler Günü’nün arifesi) kavramından kısaltarak oluşturulmuştur. Her sene 31 Ekim‘de kutlanan Pagan kökenli bir bayram olmasına rağmen daha sonra Hristiyanlar tarafından kabul görmüştür.

1941 Pearl Harbor saldırısının ardından tüm Amerikalılar gaz maskeleriyle yaşamak zorunda kalmışlardı. Yetişkinler için bir problem olmasa da küçük çocuklara maske takmak, taktırmak doğal olarak çok zordu. Bu nedenle Disney şirketinin çocuklara özel olarak Mickey Mouse Gaz Maskeleri tasarladığını ve 1.000 adet ürettiğini biliyor muydunuz? (İlk iki fotoğraf) 13 Mart 1939 tarihinde Londra‘da tanıtılan ve Çocuk başlığı olarak bilinen ve iki yaşından küçük bebekler için tasarlanan gaz maskesi yer alıyor. (üçüncü fotoğraf) Alttaki fotoğraflarda ise; 1940 Londra‘sından, atlara takılan maske, Almanya‘nın Fransa‘yı gaz bombardımanına tuttuğu dönemlerde çocuklar için üretilen maske ve Atom bombası saldırısına uğrayan Japonya’nın Hiroşima kentinde radyasyona karşı koruyucu maske takan çocukları görüyorsunuz.

Savaş demişken, gaz maskesi demişken…Aşağıdaki ilk fotoğraf 1957 yılı Almanya‘sından. Hamburg kentinde radyoaktif yağışlardan korunması için takılması tavsiye edilen yüz maskesi. İkinci fotoğraf ise İngiliz kimyager Vernon A. Bowers tarafından geliştirilen el yapımı gaz maskesi, 1942

Maske, 1918-1920 yılları arasında büyük ölümlere yol açan İspanyol gribinde de baş roldeydi. Fotoğrafta da göreceğiniz gibi ev hayvanlarına kadar herkes maskelenmişti.

Ölüm her zaman korkutucu olsa da insanlar bir şekilde onunla iç içe yaşamayı, ölümü ti’ye almayı becermişlerdir. Latin Amerika’da  her yıl Ekim ayında bir ay boyunca Ölüler GünüDía de Muertos” kutlanmakta ve o gün insanlar yüzlerini ölü insan görüntüsüne boyayarak maskelenmekte ve ruhları onurlandırmaktadır. Bu geleneğin geçmişi ise çok eskiye dayanmakta. Latin Amerika’da kutlanan ve ölülerin anılıp unutulmadığının gösterildiği bu günün tarihi Kolomb öncesi döneme dayanmaktadır. Aztekler‘le başlayıp yaklaşık 1 ay süren Ölüler Günü, “Dead Lady” adıyla tanrıçaya “Catrina” adıyla adanmıştır.  1911’de Porfirio Diaz‘ı devirmek amacında olan Meksika Devrimi, isyanla beraber bir hiciv kültürü de yaratmıştır ve Ölüler Günü maskeleri doğmuştur. 1910-1913 yılları arasında çıkan La Catrina tam adıyla La Calavera de la Catrina, Meksikalı grafiker Jose Guadalupe Posada tarafından yapılmış çinko maskelerdir. Diego ve Frida gibi bir çok sanatçıyı da etkilemiş olan Posada;  La Catrina maskelerinde,  modayı takip eden Avrupa ve Fransız üst sınıfının iskeletlerini güzel kadın figürleriyle şapkalaştırmış ve alt ve üst sınıflar arasındaki zıtlığı sembolize etmek amacıyla sadece baş ya da büstün gözüktüğü ölüm karikatürlerini, Calavera /Kafatası olarak çizmiştir.

Ölüler Günü‘nden bahsedince “Ölüm Maskları”ndan da bahsetmemek olmaz. İnsanların ne kadar korksalar da ölüm ve ölümden sonrasına olan merakı “ölüm maskeleri”nin yapımına yol açmış. 1700 – 1800’lü yıllarda özellikle ünlü, tanınan insanların maskeleri ölüm anında alınarak saklanmaya başlanmış ve bizler de böylece ünlü insanların ölüm anlarındaki sonsuz duruşlarını görebilme fırsatını yakalamışız.

Günümüzde Meksika dans maskelerinin bir yansıması olarak adlandırılan, dans ve eğlence amaçlı kullanılan İtalya‘nın Venedik ve Brezilya‘nın Rio Karnavalı, maskelerin dünyaya açılmasını sağlamıştır. İtalya’daki ilk karnavallar genellikle kostümlere vurgu yapan maskeli balolardı. Gelenek kısa zamanda Brezilya Karnavalı’nın doğuş sekli olan Portekiz dahil olmak üzere diğer Avrupa şehirlerine yayıldı. Portekizliler, karnavalın güçlü bir Afrika etkisine sahip olmasının nedeni olan Afrika’dan pek çok köle getirdiler.  Getirdikleri kölelere de, kendilerine hastalık bulaştırmamaları için Kirli Köle Maskesi denilen bir maske takmışlardı.

Köle olarak gelseler de, Tanrıları ve bölgeyi şeytan ruhlardan koruma amacıyla, tüy, kemik, ot, tas ve diğer ögelerden yapilan maskeler ve kostümler kullanan Afrikalılar kültürleriyle Avrupayı etkilediler. Özellikle Venedik’de, yüzyıllardır kâğıt, kürk, kumaş, mücevher veya tüylerle süslenerek yapılan, altın veya gümüş gibi parlak renkler ve barok tarzı karmaşık dekorasyonların kullanıldığı oldukça gösterişli bir tasarıma sahip Venedik maskeleri‘ne ilham kaynağı oldular. Bu maskeler sayesinde kadınlar, erkeklerin egemen olduğu yerlere girebildiler, fakirler ise kostümlü balolara katılıp soylulara karışabildiler.

Geçmişte genellikle kullanıcının kimliğini ve sosyal durumunu saklamak için bir araç olarak kullanılan bu maskeler; günlük sosyal yaşam sınırları dışında, toplumun diğer üy’eleri ile kimliğini gizlemek suretiyle etkileşimde bulunmak ve daha özgür davranabilmek için kullanılmaya başlandı. Maskeyle; artık yüzü olmayan herkesin sesi vardır, istedikleri gibi özgür davranabilir, arzu ve isteklerini kimseden utanmadan sergileyebilirlerdi. Böylece casuslar, heteroseksüel ilişkiler ve eşcinsellik arttı. Rahipler ve din adamları bile maskeli gezip, aykırı davranışlarda bulunmaya başladı. Sonunda, günlük yaşamdaki maskeler yasaklandı ve kullanımı da yılın sadece belirli aylarıyla sınırlandı. Yine de Venedik’te bir sirkte gösteri yaptığı aşağıdaki afişinden anlaşılan Ki Ki adındaki maymun!adama sormak lazım o maskenin ona ne ifade ettiğini.

Maskeli kültürlere olan ilginin artması, maskenin kimliği altına gizlenip kullanana doğaüstü güçler kazandırması edebiyatımızda da hayat bulmuş ve 1847’de Alexandre Dumas´nın “Demir Maske”si 1847’de yayımlanmıştır. Üç Silahşörler’in bir devamı olan “Demir Maske”, D’artagnan romansı serisinin son kitabıdır. Hem Demir Maske hem de Ünlü İngiliz besteci Andrew Lloyd Webber’in en popüler müzikal eserlerinden biri olan Operadaki Hayalet “The Phantom Of the Opera”da endamını gösteren maske, oradan sinemaya da atlamıştır. Rock müziğin efsane gruplarından “Kiss” topluluğu da sahne şovlarında maskeli olmayı tercih etmişlerdir.

Maske günümüzün resimli roman ve film sanayi ile zirveye çıkmış ve ortalığı maskeli kahramanlar kaplamıştır. 60’lı 70’li kuşağın ilgiyle okuduğu Pekos Bill ve Kızıl Maske, Maskeli Süvari, Zorro, Örümcek Adam derken “Batman“in ve Joker’in, “Mask“daki Loki’nin, Star Wars’daki Darth Wader’ın maskeleri unutulmazlar arasına girmiştir, tabii yeşil suratlı Mask’ı da unutmamak gerek.

Jack Nicholson’ın unutulmaz Joker karakterinden bu güne nice Joker geldi, geçti ama Heath Ledger’ın canlandırdığı Joker karakteri ile  2019 yılında Joaquin Phoenix’in canlandırdığı Joker karakteri son yıllara damgasını vurdu, hepimizin belleklerine kazındı.

Korku filmlerinin de baş tacı oldu maskeler : Çığlık, Testere’deki maskeler ile It’deki Pennywise, Kuzuların Sessizliği’ndeki Hannibal Lecter, 13. Cuma’nın Jason’nın, Batman’daki Scarecrow, Star Wars‘daki Dart Maul Stok‘un maskelerini, maskeli yüzlerini kim unutabilir ki?

Filmler ile birlikte Maske’ler TV dizilerinde de boy gösterdi, Profesor, Berlin, Tokyo, Rio gibi efsane karakterleri ve Dali maskelerinin yer aldığı  La Casa De Papel diziler ile fantastik diziler Arrow, Flash, Bat Woman’daki maskeler ile Teen Woolf’taki Doktor Schnabel maskesi de ile Halloween, Smiley gibi korku dizilerinde de yer alan maskeler de hafızalara kazındı.

Diziler ve bilgisayar oyunları sayesinde gençlere de ulaşan maske sonunda sahalara indi ve halk hareketlerinin, protesto gösterilerinin baş tacı oldu. Tabii bunda Joker ve Venedetta karakterinin de büyük rolü oldu. Maske demişken, protesto demişken  Gezi Parkı ve Madımak protestolarının maskelerini de unutmamak gerek değil mi!

MASKE VE KOMPLO TEORİLERİ

Sağlık açısından “koruyucu olmadığı ve insan sağlığı açısından sakıncalı olduğu” bazı bilim adamlarınca, doktorlarca açıklansa da “Yeni Dünya Düzeni” dedikleri oluşum içerisinde, bir zamanlar Avrupalıların Afrikalılara taktıkları köle maskeleri gibi, bizlere de uzun yıllar maske takma zorunluluğu getirecekleri görülüyor ufukta. The Economist‘in 27 Haziran 2020 tarihli kapağı da bunu destekler nitelikte. Libya’da savaşanların maske takması ise sizce de ironik değil mi!

YA GİZLİ MASKELERİMİZ?

İncinmekten korktuğumuz, benliğimizde birer kalkan gibi taşıdığımız, kendimize bile yabancılaşmamızı sağlayan gizli maskelerimize gelince,  ki insanlık tarihinin belki de en tehlikeli maskeleridir onlar ve ayrı bir yazıda, derinlere balıklama dalarcasına incelemek lazımdır, ama yine de eksik kalmasın hesabı bir kaç kelam ekleyelim hakkında.

Latince‘de “oyuncu maskesi” anlamına gelen personaJung‘un adlandırmasıyla, ego’nun gerçek niteliğini toplumdan saklamak amacıyla yarattığı kamusal çehredir, yani başka insanlarla ilişki kurmak için taktığımız maskedir. Bir takım şeyleri elde edebilmek için, bir takım tehlikelerden korunabilmek için toplumun istediği kişiliğe büründüğümüz rol olan personayı bazen bilinçli bazen de bilinçdışı takarız. Anima, Animus, Gölge kişilik, Sosyal Maske, Ortak Maske derken biz bu işin içinden çıkamayız. “Maske taktığının farkına varabilmek için önce içinde ne olduğunu bilmek gerekir. Zor olan kendini bilmektir” deyip gizli maskelerimizi keşfetmeyi sizlere bırakıyor ve Maske’nin “sanat” haline geçiyorum.

MASKEDE MİZAH

Bindik bir alamete, gedeyoz gıyamete, Amanieyynn” dedik yazımızın başında ve o hızla maske’nin izini sürdük birlikte. Geçmişte maske yüzünden yaşananları öğrendik, yaşanan acılara hep birlikte üzüldük. Bugüne kadar sadece daha çok filmlerde ve festivaller’de gördüğümüz ancak pandemi nedeniyle aniden tanışmak zorunda kaldığımız maskelerin bize yaşattığı “korku” ve “yasak” duygusu da hepimizi sarsmadı desek yalan olmaz. Gözle görmediği bir yaratana inanan insan, gözle görmediği bir virüse inanmayı reddettti, ne ironi! Üstüne bir de ilk günlerdeki korkunun yerini rahatlık alınca ve yasaklar da işine gelmeyince “Alışmadık döt’de don durmazmış!” misali, kendisine dayatılan maskeyi orasına burasına göstermelik (kulağına, pazusuna, bileğine takarak, burun ya da çene altına indirerek) takarak gösterdi, yaratıcı ruhlar ise bu karşı çıkışlarını mizahla yaptılar.

Önceleri herkesin yüzünde görülen beyaz ya da mavi, sıkıcı hastane maskelerinden sıkılan bazı insanlar kendi yaratıcılıklarını devreye soktular ve evlerde kendi maskelerini üretmeye başladılar, beceremeyenler de terzilere koştu. Bir anda sokaklarda çeşit çeşit desenli, çiçekli böcekli rengarenk maskeler uçuşmaya başladı. Hatta şu günlerde giydiği kıyafete göre maske takan çok insan var artık dışarılarda. İpeklisini mi istersiniz, swarovski taşlısını mı her zevke göre maskeye ulaşabilirsiniz artık.

Ünlülerin maskeli fotoğrafları da sosyal medya’da yayınlanınca bu maskelerin moda haline gelmesi kaçınılmazdı.

Maske’yi artık her yerde görmek mümkün. 2020 yılının Temmuz ayında kapılarını tekrar ziyaretçilerine açan İstanbul’daki Madame Tussaud müzesinde sergilenen ünlülerin balmumu figürleri, maske kullanımının önemini vurgulamak amacıyla ilk ziyaretçilerini maskeli olarak karşıladı.

SANAT’TA MİZAH, MİZAH’TA MASKE

Mizah deyince sizlere kendisini Eco Friendly Artivist/designer/podcaster olarak tanımlayan Alman sanatçı Steffen Kraft’ın eserlerini göstermek istiyorum şimdi sizlere. Instagram’da yer alan  “Iconeo” sayfasında paylaşıyor bu tip çalışmalarını.

Fotoğrafçı Genevieve Blais ise eski sanat eserelerine maske giydiriyor. “American Gothic” resmindeki çiftçilerde görüyoruz bu defa maskeyi.

Bizim sanatçılarımıza gelirsek, Instagram’da “hayatininevreni” sayfası’nda çalışmaların paylaşan Hayati Evren ise; çalışmalarında kültleşmiş kişileri, tablo ve fotoğrafları popüler kültür ile birleştirerek virüsü ti’ye alıyor. Onun elinde Leonardo da Vinci’nin ünlü “Mona Lisa” eseri  “Corona Lisa” oluyor. Salvador Dali’nin akan saatlerinin yerini maskelerin, dezenfektanların aldığı ikonik “Persistence of Memory” eseri ise sanatçının elinde “Persistence of Corona”ya dönüşüyor. Ama yere uzanmış poz veren bir adamı yerleştirmeleri de çok hoş.

Mizahtı, resimdi derken devreye kapitalist düzen girdi ve pandemi modasına el attı elbette. Şimdi sokaklarda sırf bu modanın hatırına maske takanlar var. Uyanık girişimciler sayesinde artık rengarenk ve esprili maskeler hani o kulakları kepçe kulak haline getiren uyduruk kıydırık  maskelerin yerini şükürler olsun! rengarenk ve esprili maskeler aldı. Hatta oldukça esprili ya da gördükçe irkileceğiniz maskeler de var artık yüzlerde.

INSTAGRAM‘ın reel videolarında da güzel bir maske videosu bulunmakta https://www.instagram.com/reel/CLCk3Z7nyit/?igshid=12pnocy2g2efh

MASKE’NİN “EN” SANAT HALİ : MASKE’DE SANAT, SANAT’DA MASKE : PANDEMSKE

Gölgelerin gücü adına! dediğini duyar gibiyim sanatçıların. Hangi baskıcı yöntem sanata ket vurabilir ki! Virüsten daha kuvvetli, daha etkili ve de onun aksine sonsuz iyileştirici bir güce sahip olan sanat, eline geçirdiği sanatçı ruhları arş-ı alaya taşıdı ve böylece maske’de rönesans devri başladı. Sanatsal açıdan maskeleri incelersek de oldukça yaratıcı çalışmalar olduğunu görebiliriz. Artık maskelerimiz ünlü ressamların resimleriyle süslü ya da orjinal resimlerle.

Bir sanatsever olarak ben de maske’nin bu “en” sanat halini : Maske’de Sanat, Sanat’da Maske ‘yi çok sevdim ve bu yazıyı hazırladım adını da Pandemi + Maske’den türettiğim = PANDEMSKE koydum.

Beğendiğim sanatçılardan, kreatif direktör Ertan Atay, “Pandemi sürecinde kült sanatçılar, salgını yaşasalarda maskelerini nasıl boyarlardı?” sorusundan hareketle kolaj çalışması yaparak sanatçılara kendi eserlerinin bezendiği maskeleri giydirmiş.  Instagram’da  “Failunfailunmefailun” ismiyle de tanınan digital sanatçı, Vincent Van Gogh için  “Yıldızlı Geceler”i,  Picasso için “Le Baiser”i seçmiş maskesi için.

Işık Üniversitesi öğretim üyesi, sanatçı, ressam, tasarımcı, Prof. Balkan Naci İstimyeli tarafından; Antonina Turizm için çok özel tasarlanmış, bir sanat ve bellek objesi olarak,  koleksiyonerlik Covid 19 hatırası sanatsal maskeler ise şu sıralar oldukça gündemde ve ünlülerimizin yüzlerinde. Otuz kez yıkamaya dayanaklı, iç kumaşı yüzde yüz pamuktan çift katlı olan bu maskeler, nefes aldıran özel Muğla dokumasıyla yapılmış ve yumuşak, hafif dokulu ve seyrek dokuma tipinde tülbent kumaşı olduğu için terletmiyormuş. Antonina Turizm tarafından yayınlanan açıklama yazısını aşağıya aldım :

BİR SANAT VE BELLEK OBJESİ OLARAK COVID-19 MASKESİ

Eşyalar ve objeler bize ne anlatır? “Eşyanın ruhu” üzerine tezler ortaya koyan Arnd-Michael Nohl, “Eşya ve İnsan” isimli kitabında, “Eşyalar, zamanın acımasız ilerleyişi karşında unutulma riskiyle karşılaşsalar da ‘depo bellek’ olarak kültürel hafızanın kendisini yenileyebileceği zengin bir rezervuardırlar.” der. Gerçekten de gelecekte, geçmişte kullandığımız objeleri yeniden yorumladığımızda, kültürel bellek bundan faydalanacak ve insan, eski eşya ile fiilî ilişkiye girdiğinde kişisel tarihine dokunabilecek. Çünkü biliyoruz ki auramızdaki duygu ve düşünceler, eşyalarımıza yapışır. Tıpkı 50. sanat yılını kutlamaya hazırlanan Balkan Naci İslimyeli’nin dediği gibi: “Her şeyin hızla tüketildiği günümüzde yaşananları unutmamak ve hafızada canlı tutmak gerek.

Bizlerse “Eşyanın da hafızası var!” fikrinden hareketle, bugünlerde sosyal hayatta kullanmak zorunda olduğumuz COVID-19 maskelerine sanatsal bir yorum getiriyor ve “Gezginin Belleği” temasıyla “Antonina misafirlerine özel” olarak tasarlanan “koleksiyon değerindeki” maskeleri, beğeninize sunuyoruz. “Maskenin en sanat halini” temin etmek için bizimle iletişime geçebilirsiniz. Ruhunu sanattan alan maskelerimizin gelirlerinin bir bölümü, pandemi nedeniyle işsiz kalmış müzisyenler için İstanbul Filarmoni Derneği’nde oluşturulan bir fona aktarılacak. Haydi siz de bu maskelerden alın ve işsiz kalan müzisyenlere destek olun!

Balkan Naci İslimyeli’nin eserleriyle aynı adı taşıyan  Sanatçının Günlüğü, Freskolar ve Pentimentolar isimli bir sanat ve bellek objesi olan bu maskeler sınırlı sayıda üretilmiş ve maske gelirlerinin bir bölümü, pandemi nedeniyle işsiz kalmış müzisyenler için İstanbul Filarmoni Derneği’nde oluşturulan bir fona aktarılacakmış. Ben bu yazıyı hazırladığımda 2020 yılının Eylül ayıydı, yayınlamam bugünlere kaldı, o yüzden sınırlı sayıda basılan bu sanatsal maskelerin çoktan tükenmiş olduğunu düşünüyordum ancak siteyi kontrol ettiğimde halen satışta olduğunu gördüm. O yüzden bir sanatsever, ucundan kıyısından da edebiyata, müziğe, resme kısacası sanata bulaşmış biri olarak da gücü yetenlerin maskeleri alarak sanata destek olmalarını rica ediyorum.

Ayrıca hiç bir mesleki kuruluşa üye olmayan, bir desteği olmayan, alaylı tabir edebileceğimiz bir çok müzisyen kardeşimizin pandemi nedeniyle çok büyük sıkıntılar yaşadıklarını, aralarında intihar edenler olduklarını biliyor ve bu nedenle çok üzülüyorum. Bu vesileyle yetkililere sesleniyor ve etrafımızdaki zor durumda olan bütün sanatçı arkadaşlarımıza da yardım edebilecek bir sosyal yardımlaşma hareketinin acilen başlatılmasını diliyorum.

Yazımdaki son sanatsal resim, son yıllarda en beğendiğim sanatçıların başında gelen, “Dijital Sanat”ın en parlak isimlerinden biri olan illüstratör Aykut Aydoğdu‘ya ait : “FUCK REALITY“… 1986 Ankara doğumlu Aykut Aydoğdu, Hacettepe Grafik Tasarım mezunu. Çalışmalarını kendi sitesinden https://www.aykworks.co izleyebilirsiniz. Ayrıca İnstagram‘da ve Behance‘da “aykutmaykut” hesabından takip edebilirsiniz.

SON SÖZ

Yazının başında “Pandemi” dedik, “Bindik bir alamete, gedeyoz gıyamete, Amanieyynn” dedik, “maske”lerden söz açtık, en eski kültürlerden günümüze dek izini sürdük, zorunlu ya da kendi isteğimizle takılan maskelerin yol haritasını çıkartmaya çalıştık biraz da olsa, sonrasında günümüze geldik. Geldik baktık ama ne gördük? Pandemi de, maske de hep hayatımızda olmuş, öyle ya da böyle. Tarih bir tekerrürden ibaretmiş. Geçmişten ders alıp, geleceğe umutla bakmayı unutmamamız gerekirmiş. Sonuçta kazanan hep insan olurmuş.

Yazımı; maskeyi bizim bir an için bile olsa takmaya dayanamadığımız maskeleri, çalışma hayatları boyunca takmak mecburiyetinde olan, hayatımızı emanet ettiğimiz ve pandemi boyunca en büyük  fedakarlığı yaparak, hayatlarını düşünmeden, gece gündüz demeden bizler için hizmet veren, hatta bu uğurda hayatlarını feda eden tıp mensuplarına olan teşekkür ederek bitirmek istiyorum.

PANDEMİ’SİZ ve MASKE’siz SANAT dolu günlere özlemle…

-AYŞEN CUMHUR ÖZKAYA-

Maske demişken… Çocukluk albümlerime bakarken maskeli bir fotoğrafıma denk geldim. Tarabya İlk Okulunda 1963 yılı 23 Nisan Şenliklerinde çekilen fotoğrafı paylaşmadan olmazdı… Bir de nerden çıktı bu maske diye söyleniyoruz bu günlerde… Oysa bir şekilde girmiş işte bizim de hayatımıza. 🙂 O zamanlar güzelmiş maske takmak ama. Keşke o güzel günlere dönebilsek, ama mümkün olmadığına göre geleceğimize sahip çıkmalı ve geleceğimizi o güzel günlere benzetebilmeliyiz.

AÇIKLAMALAR :

FreskoFresk kelimesi İtalyanca taze anlamına gelen fresko kelimesinden türemiştir. Islak alçı ya da sıva üzerine suyla karıştırılmış boya ile yapılan duvar resim tekniği, sanat tarihinde fresk olarak adlandırılır. Bu teknik anıtsal duvar resimleri için çok uygundur.  Freskin tarihi, sanat amacıyla çizilmiş olmasalar da pre-historik çağlarda mağara duvarlarına yapılmış figūrlere kadar uzanmaktadır. Mezopotamya ve Girit uygarlıklarından; Mısır, Yunanistan ve İtalya’ya kadar yayılan fresk sanatı, tarihin pek çok döneminde ve birbirinden farklı uygarlıklarda varlığını sürdürmüştür. 

Fresk, resim sanatının büyütülmüş şeklidir. Kiliselerin, sarayların duvarlarına titizlikle işlenen freskler, eski yaşantıların izlerini yansıtmaktadır. En iddialı ve nadide fresk eserlerini, dünyaca ünlü ressamlar Michelangelo ve Leonardo Da Vinci vermiştir. Kıyamet Günü, Kutsal Ziyafet temalı fresk eserleri, ünlü ressamların en değerli yapıtları arasında yer almaktadır. Usta ressam Raffaello da muhteşem fresk eserleri ile anılmaktadır. Özellikle Rönesans döneminde damgasını vuran ressam Michelangelo‘nun ölümsüz fresk eserleri, bu sanatın mükemmel örneklerini sunmaktadır.

Pentimento : İtalyanca bir sözcük olan pentimento resim sanatıyla ilgili bir terim. Pentimento bir resimde, ressamın kendisi tarafından yapılan değişikliklere verilen isimdir. İtalyanca “pentirsi” sözcüğünden türetilmiştir. Yapılma süreci içinde resimde meydana gelen değişiklik; ressamın sildiği ama zamanla boyanın kurumasıyla görülür olan ayrıntı. Sözcüğün gündelik yaşamda bir başka anlamı da var: Pişmanlık.

Pentimentoyu açarsak: Bir ressam beğenmediği bir tablonun tamamının ya da bir parçasının üzerine astar geçip bir başka resim ya da ayrıntı yapıyor. Zemindeki boya koyu ve üstteki boya açık ton ya da tranparan ise, zaman içinde, kimyasal devinim dolayısıyla alttaki figür üste çıkıyor. Buna pentimento diyorlar. Ressamlar arasında bu tekniği bile bile kullananlar da var.

Animizm ya da Canlandırmacılık, Canlıcılık :  1. Doğanın bir bütün olarak ve her varlığın teker teker maddi varlığının ötesinde bir de ruha sahip olduğunu kabul eden görüş. 2. Doğal olaylar, hayvanlar ya da doğada var olan başka nesnelere bir ruh izafe ederek bunlara tapınma temeline dayanan din anlayışı. Latinceden gelen anima sözcüğü, çevrede bulunan ağaç, toprak, taş, hayvan ve bitki gibi tüm varlıkların bir ruhu olduğu varsayımını dile getiren bir sözcüktür. Bu sözcük dilimize ise, canlıcılık ve ruhçuluk şeklinde çevrilmiştir.

KAYNAKÇA :

Özgür Kaptan : Maske Geleneği – İç Mekanda Seramik Maskelerin Mekana Bağlı Yardımcı Malzemeler İle Uygulanması – Yüksek Lisans Tezi

Nurdin Useev : Kanmiildig – Hovu (G62) Yazıtı ve eski Türklerde Maske Kültürü

Atilla Bağcı – Şamanizm İnancında Ritüel Maskeleri ve Gömü Maskeleri